Hürriyet isteği Osmanlı’da tabandan değil okumuş yazmış zümresinden gelen bir talep olmuştur. Tanzimat’ın iki önemli şairi Namık Kemal ve Ziya Paşa “Hürriyet” kelimesini bir dava üzere hayatlarında mücadeleye dönüştürüp şiirlerinde sıklıkla kullanan hamiyetperver aydınlar arasındadır. Her iki şair de hürriyeti insana doğuştan bahşedilen fıtri bir değer olarak görür ve ayrıca kurulacak meşrutiyetin İslam fıkhına dayanmasını isterler.
Hüseyin AKIN
Şair-Yazar

Tanzimat sadece Osmanlı batılılaşmasının kurumsal yapılanması değil aynı zamanda zihinsel tanzimidir. Muntazam nizam arayışının yolunun Batı kavram, yordam ve tesisatından geçtiğine inanan dönem aydınları vatan, millet, adalet, müsavat ve hürriyet gibi sihirli kelimelerle örülü bir dünya tasavvuru kurmaya çalıştılar. Büyük çoğunluğu şair ve yazarlardan oluşan bu değişim arzusunun öncüleri yeni dünya kapısını açacak en müessir kavramın “Hürriyet” olduğunda ittifak etmişlerdi.
19.yüzyıl öncesine kadar bu kelime bir dava unsuru olarak ne kullanılmış ne de bir iddianın temsilcisi olmuştur. Her ne kadar 1789 Fransız İhtilali Osmanlı’daki bu değişimin ilham kaynağı olsa da harekete geçirici etkisi yüz yılı aşmıştır.
Hürriyet isteği Osmanlı’da tabandan değil okumuş yazmış zümresinden gelen bir talep olmuştur. Tanzimat’ın iki önemli şairi Namık Kemal ve Ziya Paşa “Hürriyet” kelimesini bir dava üzere hayatlarında mücadeleye dönüştürüp şiirlerinde sıklıkla kullanan hamiyetperver aydınlar arasındadır. Her iki şair de hürriyeti insana doğuştan bahşedilen fıtri bir değer olarak görür ve ayrıca kurulacak meşrutiyetin İslam fıkhına dayanmasını isterler. Namık Kemal şiirinde yer alan hürriyet vurgusuna yakından bakalım:
“Ne mümkün zulm ile bî-dâd ile imhâ-yı hürriyet/Çalış idraki kaldır muktedirsen âdemiyetten”
(Baskıyla, adaletsizlikle hürriyet fikrini ortadan kaldırmak mümkün değildir; bunun için insanlıktan idrak etme kabiliyetini kaldırmaya çalışmalısın.)
Bu beyitte hürriyetin idrake dayalı fıtri bir kuvve olduğu hakikatiyle tanışıyoruz.
“Hürriyet Kasidesi”nde yine şair hürriyeti vazgeçilmez bir tutku olarak ifade eder:
“Ne efsunkâr imişsin âh ey didâr-ı hürriyet/Esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten”
(Ne kadar büyüleyiciymişsin âh ey hürriyetin yüzü/Aşkın esiri olduk gerçi kurtulduk esaretten)
1868’de Türkiye’nin ilk siyasi gazetesi olarak çıkan Londra’da çıkıp 89. sayıdan itibaren Cenevre’de devam eden gazetenin adı da Hürriyet’tir. Gazete’nin üç önemli sacayağı Ziya Paşa, Namık Kemal ve Suavi’dir. 63. sayıda Ziya Paşa ile anlaşmazlığa düşen Namık Kemal dergiden ayrılmış, Türkiye sınırlarında dolaşımı yasak olan bu dergiyi Ziya Paşa yönetmeye başlamıştır.
Aruz vezninden sapmayan Ziya Paşa hürriyet ve müsavat gibi mevzuları direk şiirine yansıtmamakla birlikte şiirlerinde ve nesirlerinde bu duyarlılık ve mücadelenin hicivle karışık örneklerini görebiliriz. Batı- Doğu değerleri arasında eklektik yaklaşımları gözlerden kaçmaz. Tanpınar’ın ifade ettiği gibi: “Ziya Paşa, ikinci Tanzimat devri aydınının en tipik numunesini verir. Bütün hayatı ve eseri tıpkı devri gibi acayip bir ikilik içindedir.”
Özgürlük, bir toz bulutu gibi modern zamanlarda tüm dünyayı sarmıştır. Var ama yok, yok ama var hükmünde. Kaf dağının ardında, rüyalarla hayallerin buluşup kavuştuğu yerde. Bir cennet arzusu gibi içimizde. Buyurun biraz da bugüne yakın özgürlük şarkılarına kulak verelim:
“Özgürlüğüm, özgürlüğün nerede?
Zulüm var, acı var, karanlıkta bir yerde
Özgürlük uzak bir umut, yaşamak hala mümkün…”
(CemalSüreya- Üstü Kalsın)
“Hasretinden prangalar eskittim
Seni anlatmaya başlamadan yoruldum
Özgürlük diye bir şey varmış, çok önceleri duydum…”
(Ahmet Arif- Hasretinden Prangalar Eskittim)
“Onlara anlat ki insan kelimelerden ve şiirden yaratılmadı
Tüyler içinde gelen yeni dünya
Bir sandalye kadar hür olduğu gün
Sen cuma gününün hürriyet kadar kutsal olduğunu onlara anlat”
(Sezai Karakoç-Kapalı Çarşı)
Hürriyet kavramının Müslüman toplumlarda tartışma zemini siyasi çerçeveden ontolojik boyuta sirayet edememiştir. Bu sebepten olmalıdır ki hürriyet (bugün daha sık kullanılan şekliyle özgürlük) haddi aşma gibi algılana gelmiştir. “Hürriyet istiyoruz!” diye grup halinde sokakta bağırıyorsanız bu yönetimden şikâyetiniz var demektir. Evde aile bireyleri olarak aynı feryadı koparıyorsanız baba otoritesine baş kaldırdığınız anlaşılacaktır. “Özgürlük, özgürlük” diye bir başına kıvranıp duruyorsanız, bu da ontolojik bir sorgulama yaşadığınızın işareti olacaktır. Özgürlük- Hürriyet kelimesi nereye koyarsanız yerleştirdiğiniz yere göre anlamı ve niyeti değişen bir mefhumdur.
“Din ve özgürlük” bir başlık altında farklı çağrışımları içerisinde barındırırken, “Din ve Hürriyet” başka başka gerçeklere taalluk edebilir. Zira özgürlük hürriyet kelimesinin anlam hakimiyetinden kaçıp kurtulmuş bir kelimedir şimdilerde. Hürriyet vakarla evi terk etmekse, özgürlük kapıyı içeridekilerin yüzüne hışımla kapayıp çekip çıkmaktır.
Özgürlük ile özü gürlük arasındaki ünsiyete dikkat çeker İsmet Özel. Kelimenin mahrecinde sıkışan anlamı gün yüzüne çıkarmaya çalışır. Bu yönüyle bakınca haksız da sayılmaz. Kimseye eyvallah demeden özüne bağlı kalabilmek ve bu duyguyu içten dışa doğru çoğaltarak gürleştirebilmekse özgürlük önce hürriyete kavuşup sonra özümüzdeki gürlüğü bu enerjiyle tüm evrene yayabiliriz.
“Birinin özgür olabilmesi için en az iki kişi gerekir” der Bauman ve devam eder:
“Özgürlük sosyal bir ilişkiye, toplumsal koşullarda bir asimetriye işaret eder. Kişiler ancak kurtulmak istedikleri bir çeşit bağlılıkları bulunduğunda özgürleşebilirler. Eski ve orta çağ İngilizce’sinde özgürlük hep muafiyet anlamına gelmiştir: vergi, ayakbastı bedeli, görev, hükümdarın yargı yetkisinden muafiyet. Özgür olmak, bir kurumun, bir şehrin veya bir mülkün ayrıcalıklı haklarına sahip olmakla eşdeğer görülür. Artık özgürlük söylemi aslen özgür olmayan bir insanlık durumunda kimin özgür olma hakkına sahip olacağı sorusuna odaklanmıştır” (Bauman Zygmunt, Özgürlük, Ayrıntı Yayınları, 2015.)
İnsan bir yaratıcıya bağlandığı andan itibaren zihnindeki hürriyet ve özgürlük kavramları da yerinden oynar. Fikret gibi fikredemez. “Aklı hür irfanı hür vicdanı hür bir şairim” derken ağzından çıkanı kulağı işitmekle kalmaz, kulağından çıkana da dimağı dikkat kesilir. Şair bu Fikret’in dediği anlamda başına buyruk olmak gibi bir şey ise bu tarz özgürlük ve hürriyetin sahih kaynağı yok demektir. Bir de Akif gibi demek var: “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol/Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol” Teslimiyet ve râm oluş varsa bir işin içerisinde inanmış insan için mutlak özgürlük yoktur. Çünkü insan koşulları itibariyle kendisine yetersizdir.
Bir de nötr anlamda insanın hürriyetle ontolojik ilişkisi vardır ki bu anlamda evrende o eşsiz bir konumdadır. İnsanın dışında hiçbir varlık ontolojik anlamda özgür değildir. Günahı ve sevabı, iyiyi ve güzeli, yanlışı ve doğruyu, cenneti ve cehennemi kendi özgür iradesiyle seçebilen ve bunu son nefesine kadar hiçbir baskı, dayatma ve zorlama olmaksızın sürdürebilen tek özgür varlık insandır! Çünkü o sınırlarını aşabilmek gibi bir denetimli serbestlikle mukayyettir. Şayet anlamaktan feragat etmezsek şu ayet bunu söyler:
“Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi? Ona hak ve batıl şeklinde iki yolu göstermedik mi?” (Beled, 8)
“İki yol” ifadesi seçme özgürlüğüdür, irade sahibi olmaya delalet eder. İnsanın dışında her varlık tek seçeneğe sıkıştırılmıştır. Şeytan kötülüğe, melekler iyiliğe, hayvanlar, bitkiler şuursuzluğa. İnsan ister eşref-i mahlukat olmak mucibince isterse esfeli sâfilîn derekesince hayatını yaşayıp ömrünü tamamlar.
Kur’an şairimiz Mehmet Akif, kelimeleri vuzuha kavuşturan adamdır aynı zamanda. Özgürlük ve hürriyet kelimeleri başına buyruk nerelerde dolaşırsa dolaşsın bir müminin dünyasında her zaman Akif’in işaret ettiği yerdedir:
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!”
