“Ben özellikle Gazze Şüheda Defteri Projesi’ni çok önemsiyorum. Çünkü bu proje akademik üretimle toplumsal hafızayı buluşturuyor. Gazze’de yaşanan insani ve tarihsel kırılmaları belgelemeye, kayıt altına almaya çalışıyoruz. Bu, hem bir vicdan borcu hem de bilimsel bir sorumluluk. Akademisyenlerimiz ve öğrencilerimiz birlikte çalışıyor; dolayısıyla bu proje aslında üniversite olarak ortaya koyduğumuz duruşun somut bir özeti gibi.“
Prof. Dr. İbrahim Özcoşar Mardin Artuklu Üniversitesi rektörüdür.
1975 yılında Diyarbakır’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Diyarbakır’da tamamladı. 1998 yılında Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 2000 yılında Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisans derecesi aldı. 2000 yılında Dicle Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2006 yılında Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde “19. Yüzyılda Mardin Süryanileri” adlı teziyle Doktor unvanı aldı. 2010 yılında Doçent, 2015 yılında Profesör oldu. 2015 yılında Mardin Artuklu Üniversitesi Rektör yardımcılığı ve Mardin Artuklu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanlığı yaptı. Birçok bilimsel kitabı ve uluslararası dergide makalesi olan İbrahim Özcoşar, başta Kadim Akademi ve Beytülmakdis Çalışmaları Vakfı olmak üzere birçok sivil toplum kuruluşunun kurulmasında aktif rol aldı. 2019 yılında Mardin Artuklu Üniversitesi rektörlüğüne atanan İbrahim Özcoşar görevine devam etmektedir. Çalışma Alanları; Süryaniler, Osmanlı Tarihi, Şehir Tarihi.
İNSİCAM

S: Kıymetli hocam öncelikle editörlüğünü yaptığınız “Kudüs ve Filistin Dersleri” (Mardin Artuklu Üniversitesi, 2025) kitabı için teşekkür ederim. Evvela şunu sormak istiyorum: Sizin ve rektörlüğünü yaptığınız Mardin Artuklu Üniversitesi’nin Filistin ve Kudüs hassasiyetini kamuoyu biliyor, takip ediyor. Kişisel ve kurumsal olarak Filistin ve Kudüs konusunda neler yapıyorsunuz? Buradan başlayalım isterseniz.
Kudüs ve Filistin davasını hiçbir zaman dönemsel ya da tepkisel bir gündem olarak görmediğimizi belirterek başlayayım. Filistin ve Kudüs bizim için sadece dış politikayla ya da güncel gelişmelerle ilgili bir başlık değil; üniversitenin kimliğiyle, vicdanıyla ve tarihsel sorumluluğuyla doğrudan ilgili bir mesele. Bu yüzden yaklaşımımız da anlık reflekslerden ziyade sürekliliği olan, kurumsallaşmış bir hassasiyete dayanıyor.
Kurumsal olarak baktığınızda, çalışmalarımızı Kudüs ve Filistin Araştırma ve Uygulama Merkezimiz koordine ediyor ama aslında iş sadece bir merkezin yürüttüğü faaliyetlerle sınırlı değil; üniversitenin neredeyse bütün birimleri bir şekilde bu sürece katkı sunuyor. Lisans düzeyinde açtığımız Kudüs ve Filistin dersleri var, lisansüstünde Türkçe ve Arapça yüksek lisans ve doktora programlarımız var. Her yıl düzenli olarak gerçekleştirdiğimiz “Akademi ve Siyonizm Sempozyumu”,“Siyonizme Karşı Uluslararası Cesaret Ödülleri Programı”, hazırladığımız raporlar, paneller ve akademik yayınlar bu çabanın parçaları. Yani Kudüs ve Filistin davasını sadece duygusal bir dayanışma alanı olarak değil, aynı zamanda bilimsel ve entelektüel bir sorumluluk alanı olarak görüyoruz.
Ben özellikle Gazze Şüheda Defteri Projesi’ni çok önemsiyorum. Çünkü bu proje akademik üretimle toplumsal hafızayı buluşturuyor. Gazze’de yaşanan insani ve tarihsel kırılmaları belgelemeye, kayıt altına almaya çalışıyoruz. Bu, hem bir vicdan borcu hem de bilimsel bir sorumluluk. Akademisyenlerimiz ve öğrencilerimiz birlikte çalışıyor; dolayısıyla bu proje aslında üniversite olarak ortaya koyduğumuz duruşun somut bir özeti gibi.
Bir de şunu özellikle söylemek isterim: Biz bu hassasiyetin sadece söylem düzeyinde kalmasını istemiyoruz. “Gazze’ye Duyarlı Kampüs” ifadesini bu yüzden kullanıyoruz. Yani mesele sadece birkaç etkinlik yapmak değil; kampüsün tamamında kurumsal bir bilinç oluşturmak. Öğrencinin, hocanın, idari personelin aynı vicdani zeminde buluştuğu antisiyonist bir atmosfer inşa etmeye çalışıyoruz.
Sanıyorum son yıllarda Kudüs ve Filistin denildiğinde akademi bağlamında akla gelen ilk kurumlardan biri olmamız da bu sürekliliğin ve samimi gayretin bir sonucu. Bizim derdimiz sembolik bir duruş değil; sahici, sürdürülebilir ve ahlaki temeli olan bir duruşu kalıcı hale getirmek.
S: Çok değerli eser çıkardınız. Böyle bir kitap düşüncesi nasıl çıktı ortaya? Kitabın muhtevasının, yazarlarının, görsellerinin belirlenmesi, seçimi hakkında bilgi verir misiniz? “Kudüs ve Filistin Dersleri” kitabına kimler katkı verdi? Bunu neye göre tayin ettiniz?
Kitabın ortaya çıkışı biraz sahadaki gerçeklikle akademide hissettiğimiz eksikliğin kesiştiği bir noktada oldu. Uzun yıllardır Kudüs ve Filistin üzerine dersler veriyoruz. Derslerde hep aynı sorunla karşılaşıyorduk: Öğrencilerimizin başvurabileceği, meseleyi parça parça değil bütünlüklü ele alan, disiplinler arası bir çerçeve sunan, Türkçe ve sistematik bir temel ders kitabı yoktu.
Mevcut çalışmaların çoğu ya çok dar bir döneme odaklanıyor ya da güncel siyasi gelişmeler etrafında şekilleniyordu. Oysa Kudüs ve Filistin davası sadece bugünün değil; çok uzun bir tarihsel arka planın, hafızanın ve birikimin konusu. Bu arka plan olmadan sağlıklı bir kavrayış mümkün değil. Derslerde sürekli “parça parça bilgi” ile yetinmek zorunda kalmak bizi ciddi anlamda rahatsız ediyordu. Dolayısıyla bu kitap biraz da bu dağınıklığı giderme ihtiyacından doğdu.
Ama şunu özellikle söylemek isterim: Biz bu çalışmayı klasik anlamda bir “ders kitabı” olsun diye yapmadık. Evet, lisans ve lisansüstü düzeyde okutulabilecek bir metin olsun istedik; fakat aynı zamanda bundan daha fazlasını hedefledik. Bu kitap sadece bilgi aktaran bir metin değil, aslında kolektif bir vicdanın ve duruşun ifadesi. Bir bakıma ortak bir entelektüel ve ahlaki sorumluluğun ürünü. Yani salt öğretici değil, aynı zamanda bir “tanıklık” ve “eylem çağrısı”.
Muhtevanın belirlenmesinde özellikle disiplinler arası (belki de disiplinler ötesi) bir yapı kurmaya çalıştık. Tarih, siyaset bilimi, sosyoloji, hukuk, uluslararası ilişkiler, kültür çalışmaları… Çünkü Kudüs ve Filistin davasını, siyonizm sorununu tek bir disiplinle anlamak ve anlatmak mümkün değil. Görselleri de bu bütünlüğü destekleyecek, hafızayı canlı tutacak ve metnin duygusal/insani boyutunu güçlendirecek şekilde seçmeye özen gösterdik. Sadece teorik bir anlatı değil, aynı zamanda bir hafıza çalışması olsun istedik.
Yazar kadrosu konusunda da temel ölçütümüz buydu. Öncelikle alanında yetkin, akademik birikimi güçlü isimlerle çalışmak istedik. Ama bunun yanında sadece akademik yeterlilik de bizim için tek başına yeterli değildi. Bu davayla sahici bir bağ kurmuş, entelektüel olarak olduğu kadar vicdani olarak da sorumluluk hisseden isimlerle yürümeyi tercih ettik. Çünkü bu kitap, masa başında üretilmiş teknik bir metin değil; aynı zamanda bir duruşun, bir itirazın ve bir dayanışmanın ürünü.
Dolayısıyla katkı veren herkes aslında aynı ortak zeminde buluştu: Kudüs ve Filistin davasını sadece bir araştırma konusu değil, tarihsel ve ahlaki bir sorumluluk alanı olarak görmek. Kitabın ruhunu belirleyen şey de tam olarak bu oldu.

S: Değerli hocam, kitabın formatı nedir, muhatabı ve hedef kitlesi kimlerdir? “Kudüs ve Filistin Dersleri”, bir ders kitabı mıdır? Yoksa herkese hitap eden bir eser midir? Burada “Ön Söz-Ön Eylem”deki şu ifadenizi de (syf. IV) hatırlatmak isterim: “… elinizdeki kitap, Gazze soykırımı başladığı andan itibaren insanlık adına umut verici bir tutum sergileyen üniversite öğrencilerinin Kudüs ve Filistin davasına olan bağlılıklarına teorik ve eylemsel bir derinlik kazandırmayı amaçlamaktadır.”
Aslında biraz önce de değindiğim gibi, “Kudüs ve Filistin Dersleri”ni klasik anlamda bir ders kitabı olarak tasarlamadık. Uzun süredir böyle bir ders kitabı hazırlama fikrimiz vardı; çünkü üniversitelerde bu alanda okutulabilecek, sistematik ve bütünlüklü bir temel metin ihtiyacını yakından görüyorduk. Fakat özellikle Gazze’de yaşanan soykırım süreci, konuyu bizim için çok daha farklı ve acil bir boyuta taşıdı.
Bu süreçte açıkçası akademi dünyasındaki sessizlik, korku atmosferi ve çeşitli baskılar bizi ayrıca düşündürdü. Tam da böyle bir dönemde, sadece teorik bilgi sunan bir metnin yeterli olmayacağını hissettik. Dolayısıyla kitabı hazırlarken ders kitabı formatını esas aldık ama bilinçli bir şekilde bunun sınırlarını da aştık.
Bölümleri üniversitelerde lisans ve lisansüstü düzeyde yürütülen derslerin müfredat mantığına uygun biçimde kurguladık. Kavramsal çerçeve, tarihsel arka plan ve güncel tartışmaları akademik bir disiplin içinde, sistemli bir bütünlükle ele almaya çalıştık. Bu yönüyle bakıldığında elbette derslerde rahatlıkla kullanılabilecek bir ders kitabı niteliği taşıyor.
Ama mesele sadece sınıfla sınırlı değil. Biz kitabın muhatabını daha geniş düşündük. Üniversite öğrencileri, lisansüstü araştırmacılar, akademisyenler, konuya ilgi duyan entelektüeller ve Filistin meselesini daha derinlikli biçimde anlamak isteyen herkes bu kitabın doğal okuru. O yüzden dili akademik ama aynı zamanda erişilebilir tutmaya özellikle gayret ettik. Yani hem bilimsel hem de okur dostu bir metin olsun istedik.
“Ön Söz – Ön Eylem”de vurguladığımız husus da tam olarak bu. Kitap yalnızca bilgi aktaran bir metin olmasın; aynı zamanda bilinç oluşturan, sorumluluk duygusu geliştiren ve düşünsel bir derinlik kazandıran bir işlev üstlensin istedik. Özellikle Gazze soykırımı sürecinde üniversite gençliğinin ortaya koyduğu ahlaki ve vicdani duruşu çok kıymetli buluyoruz. Bu eserin, o duyarlılığa teorik ve eylemsel bir zemin kazandırmasını arzuladık.
Dolayısıyla kısaca şunu söyleyebilirim: Bu çalışma hem bir ders kitabı hem de onun ötesinde bir başvuru eseri. Teoriyle pratiği, akademik bilgiyle vicdani sorumluluğu buluşturan bir metin olmasını hedefledik. Kitabın ruhu da zaten bu ikisini birlikte düşünmekten doğuyor.
S: İlk bakışta “Kudüs ve Filistin Dersleri”, akademik bir görüntü arz ediyor. Malum akademik çalışmalar zor okunuyor. Gerçi siz kitabı konuların rahatça okunması için değişik yazılar, şiirler, görsel malzemeler kullanmışsınız. Bu durum kitap için dezavantaj olabilir mi? Ne dersiniz?
Sorunuz çok yerinde. İlk bakışta “Kudüs ve Filistin Dersleri” gerçekten de akademik bir kitap izlenimi veriyor. Nitekim bu çalışma, Mardin Artuklu Üniversitesi bünyesinde yürütülen ders ve araştırma tecrübesinin bir ürünü olduğu için doğal olarak akademik bir omurgaya sahip. Fakat açıkçası biz en başından beri şunu düşündük: Eğer bilgi yalnızca akademik bir çevrenin anlayabildiği kapalı bir dil içinde kalıyorsa, toplumsal bir karşılık üretmesi zorlaşıyor.
Akademik metinlerin zor okunmasının temel sebebi çoğu zaman tekdüze ve soyut bir anlatı dili. Biz bu tuzağa düşmek istemedik. O yüzden kitapta sadece kuramsal ve yoğun metinler değil; denemeler, farklı türde yazılar, şiirler ve görsel malzemeler de kullandık. Bu bir “hafifletme” çabası değil aslında. Tam tersine, okurla daha sahici bir bağ kurma çabası.
Çünkü Kudüs ve Filistin davası sadece zihinsel bir tartışma konusu değil; aynı zamanda hafızayla, vicdanla ve insani tecrübeyle ilgili bir mesele. Sadece kavramlarla anlatıldığında eksik kalıyor. Biz istedik ki metin hem düşündürsün hem hissettirsin. Yani yalnızca akla değil, kalbe de dokunsun.
Bu yüzden edebî ve görsel unsurları bir süs ya da dikkat dağıtıcı bir ek olarak değil, konunun çok boyutluluğunu tamamlayan parçalar olarak kurguladık. Bence bu yaklaşım kitabı zayıflatmadı; tam tersine daha okunabilir ve daha etkili hale getirdi.
Kısacası ben bunu bir dezavantaj değil, bilinçli bir pedagojik tercih olarak görüyorum. Akademik ciddiyeti koruyan ama okurla arasına mesafe koymayan bir dil kurmaya çalıştık. Özellikle öğrenciler için daha erişilebilir, daha canlı ve daha kalıcı bir öğrenme zemini oluştuğunu düşünüyorum.
S: Bildiğim kadarıyla dünyada bu formatta, bu muhtevada, bu nitelikte bir eser yok. Örneği olmayan bir kitabı yazmanın zorlukları olmuştur herhalde? Bunlardan bahsedebilir misiniz? Bir de kitabı yazma düşüncesinin oluşmasıyla matbaadan çıkışı ne kadar sürdü? Bur süreçte neler yaşandı?
Söylediğiniz gibi, “Kudüs ve Filistin Dersleri” hem formatı hem muhtevası itibariyle literatürde doğrudan bir örneği olan bir çalışma değildi. Bu yönüyle bizim için hem heyecan verici hem de zorlayıcı bir süreç oldu. Çünkü önümüzde “şöyle yapılmış bir model var, biz de benzerini yapalım” diyebileceğimiz bir çerçeve yoktu. Her şeyi adım adım, tartışarak ve deneyerek inşa etmek durumunda kaldık.
En büyük zorluk da sanırım bu dengeyi kurmaktı: Bir yandan akademik derinliği koruyacaksınız, diğer yandan metin dar bir uzman çevresine hitap eden kapalı bir dile hapsolmayacak. Teoriyle güncel gerçekliği, bilimsel mesafeyle vicdani sorumluluğu aynı zeminde buluşturmak kolay değil. Sürekli “fazla mı akademik oldu, fazla mı sadeleşti?” diye kendimizi sorguladığımız bir süreç yaşadık.
Bir de işin disiplinlerarası boyutu var. Tarih, siyaset bilimi, hukuk, sosyoloji, kültür çalışmaları… Bu kadar farklı alanı tek bir düşünsel omurga etrafında toplamak ciddi bir editoryal emek gerektirdi. Parçalı ve dağınık bir kitap çıkmasını istemedik. Her bölüm kendi başına güçlü olsun ama aynı zamanda bütünün parçası gibi konuşsun istedik. Açıkçası en çok vakti alan şey de bu bütünlüğü sağlamak oldu.
Tabii bütün bunlar Gazze’de çok ağır bir insani yıkımın yaşandığı bir dönemde gerçekleşti. Yani biz kitabı masa başında, steril bir ortamda yazmadık; tarihin tam içinden geçerek yazdık. Bu da ister istemez insanı hem duygusal hem zihinsel olarak zorluyor. Akademik soğukkanlılığı korumaya çalışırken vicdanınızı da devre dışı bırakamıyorsunuz. Bu hassas dengeyi gözetmek gerçekten kolay değildi.
Zamanlamaya gelirsek; kitabın fikri aslında daha eskiydi ama somut olarak yazım ve editöryal süreç yaklaşık bir yıl süren yoğun ve kesintisiz bir çalışmayla tamamlandı. Bölümlerin çerçevesini defalarca gözden geçirdik, yazarlarla sürekli istişare ettik, metinleri güncel gelişmelere göre yeniden düzenledik. Dil birliğini sağlamak, kavramsal tutarlılığı korumak, görsel ve edebî unsurları metinle uyumlu hale getirmek derken gerçekten kolektif bir emek ortaya çıktı.
Sonuçta şuna inanıyorum: Bu kitap sadece bir yayın değil. Bir bakıma Mardin Artuklu Üniversitesi’nin akademik ve ahlaki sorumluluk anlayışının somut bir ürünü. Yani tek tek bölümlerden ziyade ortak bir vicdanın ve ortak bir çabanın eseri. Belki de kitabın en kıymetli tarafı tam olarak bu.
S: Kitapta Filistin meselesiyle ilgili ve kendilerini Filistin davasına adamış şahsiyetlere (Arthur James Balfour’dan Abdullah Galib Bergusi’ye kadar) yer vermişsiniz. Bununla neyi amaçladınız? Bu konuda bilgi verebilir misiniz?
Bu tercih tamamen bilinçliydi. Çünkü biz Filistin davasının yalnızca tek taraflı, sadece mağduriyet ya da sadece direniş eksenli bir anlatıyla sağlıklı biçimde anlaşılabileceğini düşünmüyoruz. Bu mesele çok katmanlı bir tarihsel süreç; hem direnenleri hem de bu trajediyi üreten siyasi ve sömürgeci aktörleri birlikte görmeden bütünü kavramak mümkün değil.
Bu yüzden kitapta, bir tarafta Arthur James Balfour gibi süreci şekillendiren, sömürgeci kararların mimarı olan figürlere; diğer tarafta ise Şeyh Ahmet Yasin gibi, Abdullah Galib Bergusi gibi hayatını Filistin davasına adamış isimlere yer verdik. Yani aslında aynı tarihsel hikâyenin iki zıt kutbunu birlikte okuma imkânı sunmak istedik.
Çünkü sadece direnişi anlatırsanız arka plandaki yapısal ve siyasal mekanizmalar görünmez kalıyor; sadece mağduriyeti anlatırsanız da bu süreci kimlerin, hangi zihniyetle ve hangi kararlarla inşa ettiği belirsizleşiyor. Oysa biz öğrencinin ve okurun meseleyi kişiler üzerinden değil; yapılar, zihniyetler ve tarihsel süreklilikler üzerinden okuyabilmesini hedefledik.
Bir de işin pedagojik tarafı var. Açık konuşmak gerekirse soyut kavramlar öğrenciler için bazen havada kalabiliyor. “Siyonizm”, “sömürgecilik”, “manda rejimi”, “direniş/cihad”, “işgal” gibi kavramlar, somut hayat hikâyeleriyle birleştiğinde çok daha anlaşılır ve kalıcı hale geliyor. Şahsiyetler üzerinden ilerlemek, tarihi ete kemiğe büründürmek gibi bir şey. Okur o zaman meseleyi sadece bilgi olarak değil, bir insanlık hikâyesi olarak da kavrıyor.
Dolayısıyla burada amacımız sadece biyografik bilgi vermek değildi. Siyonist-antsiyonist, emperyalizm–antiemperyalizm, soykırım-direniş gibi temel karşıtlıkları aynı çerçevede göstererek okurun hem tarihsel bilincini hem de ahlaki muhakemesini derinleştirmek istedik.
Kısacası, bu yaklaşım kitabın genel felsefesiyle de uyumlu: Sadece “ne oldu?”yu anlatan bir metin değil; “nasıl oldu, kim yaptı ve biz bugün bunu nasıl anlamlandırmalıyız?” sorularını birlikte düşündüren bir çalışma olsun istedik.
S: Son olarak şunu sormak istiyorum: “Kudüs ve Filistin Dersleri”ni Arapça, İngilizce gibi dillerde yayınlama niyetiniz var mı?
Evet, bu konuda oldukça net ve bilinçli bir irademiz var. “Kudüs ve Filistin Dersleri”ni en başından beri yalnızca Türkçe okura hitap eden yerel bir çalışma olarak düşünmedik. Tam tersine, daha tasarım aşamasından itibaren uluslararası akademik dolaşıma girebilecek, farklı coğrafyalardaki öğrenci ve araştırmacılara da ulaşabilecek bir eser olsun istedik.
Çünkü konuştuğumuz mesele sadece Türkiye’nin değil, küresel ölçekte akademinin ve insanlığın ortak meselesi. Dolayısıyla kitabın tek bir dilde kalması bize eksik gelirdi. Bu nedenle Arapça ve İngilizce baskılar için somut adımlar attık. Çeviri ve editoryal çalışmalar belli bir aşamaya geldi; inşallah en kısa sürede her iki edisyonu da yayınlamayı hedefliyoruz.
Özellikle Arapça baskıyı çok önemsiyoruz. Filistin meselesinin doğrudan muhatabı olan coğrafyayla aynı dil üzerinden konuşabilmek bizim için hem akademik hem de ahlaki bir sorumluluk. İngilizce ise kitabın uluslararası akademik çevrelerde tartışılabilmesi, referans verilebilmesi ve daha geniş bir literatüre dâhil olabilmesi açısından önemli.
Bununla da sınırlı kalmayabiliriz. Kendi aramızda, acaba daha sadeleştirilmiş bir ortaöğretim formatı da hazırlanabilir mi diye istişareler yapıyoruz. Çünkü bu bilincin sadece üniversiteyle sınırlı kalmaması gerektiğini düşünüyoruz.
Kısacası hedefimiz şu: Bu kitap yalnızca Mardin Artuklu Üniversitesi’nin ürettiği bir akademik metin olarak kalmasın; farklı dillerde, farklı toplumlarda karşılık bulan ortak bir hafıza ve bilinç çalışmasına dönüşsün. Eğer bunu başarabilirsek, kitabın asıl amacına ulaşmış olacağını düşünüyorum.
S: Muhterem hocam “Kudüs ve Filistin Dersleri” kitabının hayırlı ve bereketli olmasını niyaz eder, tekrar teşekkür ederim. Rabbim, başta siz olmak üzere esere emek veren, destekte bulunan herkesten razı olsun. Eklemek istediğiniz bir şey varsa buyurunuz efendim.
Allah razı olsun, bu güzel ve içten temennileriniz için gerçekten gönülden teşekkür ederim. Böyle dualar ve iyi dilekler, açıkçası bizim için kitabın alacağı en kıymetli karşılık. Çünkü yaptığımız işi sadece akademik bir faaliyet olarak değil, aynı zamanda bir sorumluluk ve emanet olarak görüyoruz.
Son olarak şunu özellikle ifade etmek isterim: “Kudüs ve Filistin Dersleri” bizim nazarımızda sadece yazılmış ve raflara konmuş bir kitap değil. Bir bakıma üniversitenin, akademinin ve ilim insanlarının Kudüs ve Filistin davası karşısında nerede durması gerektiğine dair bir şahitlik metni. Yani bilgiyle vicdanı, akademiyle adaleti, eğitimle sorumluluğu birbirinden ayırmadan düşünme çabasının ürünü.
Bu yüzden eseri tamamlanmış bir sonuç gibi değil, bir başlangıç olarak görüyoruz. Okundukça çoğalsın, tartışıldıkça derinleşsin, yeni çalışmalara kapı aralasın istiyoruz. Eğer gençlerde ve okurlarda kalıcı bir tarih bilinci, sağlam bir kavramsal zemin ve adil bir duruş inşa etmeye küçük de olsa katkı sağlayabilirse, kendimizi bahtiyar hissederiz.
Temennimiz, Kudüs ve Filistin’in sadece hatırlanan bir mesele değil, sorumluluğu paylaşılan canlı bir dava olarak kalması. Bu süreçte emeği geçen bütün hocalarımıza ve destek veren herkese ben de bir kez daha şükranlarımı sunuyorum.
Tekrar teşekkür ederim, sağolun.
