Bir Umuttur Ezgiler ‘Rahim Olan Adında’

Pop müzik arşivime bakıp, ‘yahu bunlar ne boş sözler, ne boş duygular, ne geçici hevesler…’ diyerek bir Ömer Karaoğlu parçasıyla duygu tazelenmesi yaşayıp, yine ‘Ey Şehid’ ile gözyaşı döküp, Filistin için bir ağıtla yüreğimin pasını siliyordum. Bu, bugün de öyledir.

Nuriye ÇAKMAK ÇELİK

Gazeteci-Yazar

80’lerin sonu, 90’lı yılların başına denk çocukluğumda teknolojik aletlere erişim imkânı haliyle oldukça düşüktü. Kasetlerin kapakları okunmaktan aşınır, içerisindeki isimler hafızaya kazınır, kasetler sık sık kule biçimindeki dizilimleri bozulmasın diye kontrol edilirdi, adettendi. Kaset almak, bulmak bir beceriydi. İkinci yol ise kaset alışverişiydi. Bu en ciddiyet gerektiren takas usulüydü. Herkes cömertçe çevresindekilere elindeki kasetleri çoğaltmaları için verir, kendisi de elinde olmayan kasetleri alırdı. Kaset plastiğinin altındaki boşluğa topak halindeki bir kâğıt parçasının iliştirilmesi ve çift kasetçalarda play tuşunun yanındaki tuşa aynı anda basmak suretiyle kayıt alınırdı. Bu işin usulü buydu. Düz bir kâğıt parçasının üzerine tükenmez kalemle kopyalanan albümün ismi yazılıp boş kasete yapıştırılır ve arşivdeki yerini alırdı…

Peki bu albümlerin içinde hangi şarkılar vardı? İşte buna babam karar verirdi. Özellikle yeşil Reno arabamızın kasetçalarında hangi parçaların sıralanacağına ondan başka kimse müdahale edemezdi. Hatta bu durumun aksi teklif dahi edilemezdi. Şehirler arası yolculuklar yapardık, tatillere giderdik ve o uzun yollar boyunca genelde aynı şeyleri dinlerdik. Yıllar sonra fark ettim ki henüz küçücük bir çocukken kulağımdan yüreğime ve beynime işleyen her nağme; hem sözleri hem müziği hem hissi ile hafızamda dipdiriydi… Rahmetli babam da tam olarak bunu istemişti…

Yıldırım Gürses’in sesi ve yönetimiyle kayda alınmış Mehter Marşları… Her kelimesi ezber edilinceye kadar dinlenmişti. Bazen tarih sınavlarında zihnimdeki bu marşlardan kopya çektiğimi bile hatırlıyorum. Coşkuysa coşku, ritimse ritim, sözler etkileyici, sürükleyici, akılda kalıcı, hüzünse ‘Genç Osman Dediğin’ diye başla ‘Tuna Nehri’ diye devam et. Tarih şuuru da hediyesiydi.

Abimler ve ablamlar biraz büyüdükçe repertuarımız da genişledi. Babam İlk Cemre albümüne direnmedi. Asır Ajans tarafından sunulan albümde Aykut Kuşkaya, Abdulbaki Kömür, Şafak Tavkul, Besim Elhan, aranjör Erken Mutlu yönetmenliğinde bir araya gelmişti. Bu isimlerin hiçbirini daha önce duymamıştım. Ama bir araya gelerek nasıl bu mucizeyi ortaya koyduklarını yıllar sonra anladım… Her kelimesi zihnime kazınmış bu albümle öğrenmiştim Mescid-i Aksa’nın esir olduğunu. Çünkü ‘Toptan Sarılalım’ parçasında diyordu ki, “Müslümanım diyen bu kadar millet, İslam gözüyle kendine baksa, esir mi olurdu Mescid-i Aksa…”

Dinlemekten aşınan bir albüm varsa benim için o İlk Cemre’ydi. Hele bir ‘Ey Şehid’ ezgisi vardı ki, küçücük kalbimi paramparça ediyordu. Daha başlangıç müziğini duyduğum anda tüylerim diken diken oluyor, sözlerini dinledikçe gözlerimden yaşlar geliyordu… “Hayat, iman ve cihat… Alnımızın yazısı…”

Artık bir fasıl mehter, bir fasıl İlk Cemre dinliyorduk. Ablamlar şehir dışından bize kalmaya geldiğinde “Bir Güneş Doğuyor” kasetini getirmişlerdi. Ezber etme sırası “Zalimler zulmüne kâfirler küfrüne inat edip devam etse, Allah nurunu tamamlar çünkü bir vaadi var” cümlelerindeydi. Eşref Ziya, Taner Yüncüoğlu ve Hakan Aykut imzalı bu albümdeki mihenk noktam da ‘Ayasofya’ ezgisiydi. Başlangıç müziğinde başlayan gözyaşlarım yanaklarımı ıslatırdı. Babam her yıl Sultanahmet’teki kitap fuarına götürdüğünde görürdüm Ayasofya’yı. Bu nasıl bir acıydı, çaresizlik, terk edilmişlik, kabul etmişlik… Küçücük kalbim öfke ve hüzünle dolardı. Bir gün nasip olur muydu? Kendi kendime söz vermiştim, Ayasofya açılıncaya dek bir şeylerin değiştiğine ikna olmayacaktım. Ve yıllar sonra Ayasofya açıldığında, hafızamda kalan bu ezgiyle onu selamlamıştım…

Abdulbaki Kömür, Ömer Karaoğlu, Eşref Ziya, Aykut Kuşkaya, Hakan Aykut, Taner Yüncüoğlu, Mustafa Demirci, Mehmet Emin Ay, Erkan Mutlu, Mustafa Cihat, Alper, Grup Genç, Grup Yeniçağ ve Grup Yürüyüş… Bir çırpıda aklıma gelen, en zor zamanlardan başlayarak sırtlandıkları bu emaneti günümüze kadar taşıma cehdi içindeki isimler. Hepsine öyle minnettarım ki. Bugün binlerce insan yüreğindeki coşku hiç eksilmeden meydanlarda, konser salonlarında aynı marşlara aynı duyguyla eşlik ediyorsa, çocuklarına dönüp ‘bak ben bunlarla büyüdüm’ diye örnek gösterebiliyorsa bedelini ödeyen bunca emektar sayesinde oluyor bu.

Hepimiz çocuktuk, müzik çok cazipti. Sadece ezgi dinleyerek büyüdüğümü de söyleyemem. Tarkan diye bir popçu çıkmıştı, beyaz şapkalı bir kadın ‘bum bum bum’ diye bir şarkı söylüyordu, bir diğeri ‘aboneyim abonee’ diye ortalığı inletiyordu. Aklım onlara kayıyordu. Özel radyolar açılmıştı, abim eve büyük bir YUMATU müzik seti almıştı. Kasetler çeşitleniyordu. Müzik zevkim genişliyordu. Abimler Anadolu Lisesi havasıyla sadece İngilizce müzik dinlediğinden dünya müzikleriyle ilgili de bir repertuarım oluşuyordu yan odadan… Ama ne zaman bir ezgi duysam, içim sıkılsa, geçmişi özlesem takılıp kaldığım yer çocukluğumun ruhu oluyordu. Pop müzik arşivime bakıp, ‘yahu bunlar ne boş sözler, ne boş duygular, ne geçici hevesler…’ diyerek bir Ömer Karaoğlu parçasıyla duygu tazelenmesi yaşayıp, yine ‘Ey Şehid’ ile gözyaşı döküp, Filistin için bir ağıtla yüreğimin pasını siliyordum. Bu, bugün de öyledir.

Zor zamanların direniş ruhu, bin bir zorlukla başarılan işlerin ihlası, yasaklar, baskılar, şahit olunan zulümler ve yaşadığımız çaresizlikler tarifsiz bir ruh katıyordu yapılan işlere. Bugün ucundan kıyısından müziklerini duymaya başladığımız anda zaman makinasına binmişçesine o yıllara ışınlanmamız bundan.

Peki bu kadar mıydı? 80’lerde, 90’larda yaşandı ve bitti mi her şey? Artık tamamen bir nostaljiden mi ibaret? Bu zamana, bu zamanda yaşayanlara bir sözü, bir etkisi yok mu? Evet teknoloji çok gelişti, zaman da ışık hızıyla dönüştü, bambaşka bir hal aldı. Kaset almak için para biriktirilen, fuarlarda, kitapçılarda sıraya girilen, arkadaştan ödünç alınıp kopyalanan günlerden kolayca ulaşılan ve arabaya da bilgisayara da takılan CD’lere, MP3’lere, sonra binlerce parçayı minicik haliyle yüklenen ve gittiğimiz her yere bizimle gelen usb’lere ulaştık. Sonra dijital platformlar çıktı, tek tuşla bütün arşivlere ulaşır olduk. Bu durum özellikle 90’larda fırtınalar estiren ezgilerin sonu mu oldu?

Bence olmadı ve olamaz. Nereden mi biliyorum. Dijital platformlara yüklenen eski veya yeni ezgilerin izlenme, dinlenme rakamları belki hiçbir zaman bir ‘sen olsan bari’ rakamlarına ulaşamayacak ama biz eskiden de böyle ‘bir avuçtuk’ değil mi? Yapılan yorumlara bakıyorum, aradan geçen 30 yıla rağmen her defasında izlenme sayısının arttığını, sürekli yeni yorumlar geldiğini görüyorum. Yorumların hepsi doğal, gerçek. Ve sadece bu ezgilerle büyüyen bizim nesil dinlemiyor bunları. Bir Grup Yürüyüş konserine gidin de görün. Hepsi gencecik, marşlara son ses eşlik ediyorlar, nasıl bir coşku, nasıl bir duygu olduğunu görmeden inanmak mümkün değil… 

Müzik bir sektör. Bu sektörde de ipler bizim elimizde değil. Ve özellikle son yıllarda toplumların ifsadı için popüler kültürün en büyük silahlarından biri olarak bir kültürel soykırım aracı olduğu bile söylenebilir. Ama dükkânı kapatıp gidemeyiz. Bize sunulan bu imkânları, bizden sonraki nesillere aktarmak gibi bir vazifemiz var. Biz alternatif sunmaktan sorumluyuz, sonuç almak elimizde değil. Yeni nesil çocuk şarkılarının sözlerine bakarsanız, daha minicik yaşta elindeki telefondan tek tuşla youtube girip sayısız video izleyip, oradaki müziklerle yemek yiyip, uyuyan, susturulan çocukların nasıl bir tehlike altında olduğunu gözlemleyebilirsiniz. Ezgiler, ‘hala bir umut var’ demektir. Bize verilen bu ruhu, yeni nesil de hak ediyor demektir.

Ben umudu korumaktan yanayım. Dijital platformlarda kaybettiğim bütün kasetleri, eserleri bulabiliyorum. Ezgi konserlerine gidiyorum. Sevdiklerime anlık mesajlaşma uygulamalarından eski hatıralar gönderiyorum. Gelecek nesilde de nice cevherlerin bu kaynaklardan hem de bizden daha iyi şartlarda besleneceğini umut ediyorum. Çünkü: “Eyüp sabrım yok benim, Yusuf değilim kuyuda, Yine de umudum var, Rahim olan adında…”