Asıl problem, tarih boyunca İslâm’la yoğrulmuş örf ve adetlerimizin, hoyratça yanlış şekilde uygulanmaya çalışılması ve yerini tamamen modern ilişki şekillerinin aldığı, dinî hassasiyetlerin tamamen kaybedildiği bir formata dönüşmesidir. Orta yol; ifrat ve tefritten uzak, insan fıtratına uygun olan Nebevî davranış biçimidir. Bunun ne olduğu sorusu böyle bir yazının sınırlarını elbette aşmaktadır. Analarımızın veya ninelerimizin Anadolu irfanıyla yoğrulmuş ilişki formatı, bu anlamda bize yol gösterebilir.
Mülayim Sadık Kul

Günlük dilde sıkça kullandığımız “mahrem” kelimesinin “haram” kökünden geldiğini biliyoruz. Sözlükte; “helâl olmayan, yasaklanan şey” manasındaki mahrem, fıkıh terimi olarak kendileriyle evlenilmesi dinen yasaklanmış bulunan akrabayı ifade eder. Bu manada sizin mahreminiz, kendisiyle evlenmeniz haram olan kimse demektir. Bu evliliği haram kılan bağ, aynı zamanda onlarla daha yakın bir ilişkiyi de helâl kılmaktadır. Bu durum, her zaman sadece kan bağıyla oluşan akrabalıktan kaynaklanmayabilir. Evlilik dediğimiz sıhriyet ve süt kardeşliği de böyle bir mahremiyetin oluşmasına sebep teşkil edebilir. Özetle söylemek gerekirse, İslâm hukukunda kadın ve erkeğin birbiriyle evlenmesine engel teşkil eden sebepleri; kan hısımlığı, sıhrî hısımlık ve süt hısımlığı olmak üzere üç kategoride toplayabiliriz.
Elbette bu kelime sözlük olarak her kullanıldığında mutlak fıkhi bir haramlık içermeyebilir. Hukuki, fıkhi bir terim olarak kullanılmadığında; kullanıldığı yere göre farklı bir anlam çeşitliliğine ve zenginliğine sahip olabilmektedir. Bazen mahremle eşimizi ve bize nikâhı düşmeyecek kadar yakın olan akrabalarımızı kastederiz, bazen de mahremle size ait olan özel bir bilgi veya özel bir durum kastedilir ki bunların üçüncü şahıslar tarafından bilinmesini istemediğiniz için sizin mahreminizdir.
Dolayısıyla mahrem kelimesi kullanıldığı bağlama göre farklılık arz edebilir. Bazen bir insanı ve mekânı bazen de bir olgu veya bilgiyi bununla vurgularız. Bu çeşitlilik aynı zamanda bu kavramın kullanıldığı ilim dalı ve geleneği açısından da böyledir. Dolayısıyla mahremi belirleyen bazen dini naslar olabilirken, bazen de kullandığımız dil, yaşadığımız toplumun örf ve adetleri bu konuda belirleyici olabilmektedir. Bu manada mahremin içeriği kavram olarak toplumdan topluma farklılaşabilir.
Böyle genel bir girişten sonra kelimenin özellikle Arap dilinde semantik açıdan nasıl bir zenginliğe sahip olduğuna bir göz atalım. Mahrem kelimesinin “haram” masdarından türetilmiş bir kelime olduğuna az önce işaret etmiştik. Kelime olarak haram kılınan şey anlamına gelen bu kavramın, İslâm ilim geleneği içerisinde nasıl bir anlam zenginliğine sahip olduğunu, türetildiği haram kelimesi üzerinden anlamaya çalışalım. Bunu yaparken elbette bu kavram etrafında oluşan ve tartışılan güncel konulara temas edebilmek asıl hedefimizdir. Bu vesileyle de İslâm tefekkürü açısından bu konunun arka planında neler olduğu veya olması gerektiği konusunda biraz imal-i fikir yapmış olmayı umuyoruz.
Sözlükte masdar olarak “yasak olmak”, isim olarak da “yasaklanan, helâl olmayan şey” anlamına gelen haram kelimesi, çeşitli türevleriyle birlikte Arapçada hürmet “yasak olmak; saygı duymak”; hırmân “kişiyi bir iş, davranış veya haktan mahrum bırakmak”; ihrâm “bir şeyi yasaklamak; haram beldeye girmek”; tahrîm “haram kılmak, yasaklamak” anlamında geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Ayrıca Mekke ve Medine’ye “Harem” denilmesinden “haram aylar” ve “harîm” tabirlerine kadar örfte ve dini literatürde haram kökünden türeyen birçok kelime ve terimin bulunduğu bilinmektedir. Ayrıca bu kavramların neredeyse tamamının kelimenin kökündeki “yasaklama, engelleme, mahrum bırakma” anlamı çerçevesinde bir muhteva ile kullanıldıkları görülmektedir.
Mekke ve Medine’ye Harameyn denildiği gibi bizim geleneğimizde Kudüs ve Halil (Halilurrahman) şehrine de aynı hürmetle ecdadımız Haremeyn demişlerdir. Bu manada Harem, kutsal kılınmış mekân anlamındadır. Dolayısıyla yasak olan şey, bazen böyle bir kutsiyet sebebiyle korumaya alınmış olabilmektedir. Aslında biraz sonra yazımıza temel alacağımız hadisteki anlam da bu manayı açıkça desteklemektedir. Bu hadiste, Allah’ın Harem’inin haramlar olduğu belirtilmektedir. Haram aylardan kastedilen, bu aylara hürmeten kan dökmenin yasak olmasıdır. Bütün bu manalar göz önünde bulundurulduğunda mahrem kelimesinin aynı zamanda kutsal olduğu için hürmete lâyık olan ve başkasından sakınılan değerli şey anlamına geldiği açıktır.
Geleneğimizdeki haremlik-selamlık ayrımı da yine bu manaları içermektedir. Haremlik; bu alanın bizim için özel ve kıymetli olduğuna, yabancıların buraya destursuz giremeyeceğine işarettir. Bu, ev halkına daha rahat hareket etme imkânı verirken aynı zamanda da ilişkilerdeki mahremiyeti ifade eder. Nasıl ki Allah’ın haramları onun korunmuş alanı, yani mahremidir; her Müslüman için de kendi ailesi mahremidir ve her türlü ihlalden korunmuştur. Peygamber Efendimizin ev ziyaretlerinde dikkat edilmesini tavsiye ettiği âdâb-ı muaşeret kuralları da bu mahremiyeti korumaya yöneliktir. Kapıyı çalanın, kapı açıldığında kendisinin ev halkı tarafından görülebileceği ama evin haremini kendisinin göremeyeceği bir pozisyonda olmasını emretmesi, bu anlamda çok büyük bir inceliktir.
Bakış’ın (nazar) korunması gerektiği ayetlerle (Nur, 24/30-31) yasaklandığı gibi birçok hadisle de bu yasak teyit edilmiştir. Bakışın, şeytanın zehirli oklarından biri olduğu bildirilmiştir: “Harama bakmak, şeytanın oklarından zehirli bir oktur. Bu sebeple, Allah’tan korktuğu için harama bakmayı terk eden kimseye, mükâfat olarak Allah öyle bir iman verir ki, onun tadını kalbinde hisseder.” (Hâkim, Müstedrek, 4/314).
Bu konuda meşhur bir rivayet de Peygamber Efendimizin Hz. Ali Efendimize ilk bakışın mazur ama ikincisinden mesul olduğuna dair yaptığı uyarıdır: “Ey Ali, elinde olmadan gözüne ilişen bir harama ikinci defa bakma. Zira ilk bakış lehinedir, ama ikinci bakış aleyhinedir.” (Tirmizî, Edeb 28; Ebû Dâvûd, Nikâh 44)
Günümüze geldiğimizde ise artık böyle bir davranış gayr-i medeni, nezaketsiz görülebilmektedir. Hatta en yakın dostlarınız veya akrabalarınız, haremlik-selamlık uygulamasından rahatsız olduklarını açıkça söyleyerek sizi birlikte oturmaya mecbur edebilmektedirler. Elbette mahremin yanında olduğu bir ortamda birlikte oturmak halvet olmadığı için haram da değildir. Bunu bizim gençliğimizde uyguladığımız aşırılıkta yapmaya çalışmak, elbette İslâm’ın tasvip ettiği ya da emrettiği bir mükellefiyet değildir. En yakın dostlarınızın eşinizi sokakta görse tanıyamayacak olduğu bir ilişki şekli, ne Peygamber Efendimizin ne de ondan sonra bu dini herkesten daha iyi bilen ve uygulayan Selef-i Salihîn’in din anlayışına ve hayat tarzına uygundur. Asıl problem, tarih boyunca İslâm’la yoğrulmuş örf ve adetlerimizin, hoyratça yanlış şekilde uygulanmaya çalışılması ve yerini tamamen modern ilişki şekillerinin aldığı, dinî hassasiyetlerin tamamen kaybedildiği bir formata dönüşmesidir. Orta yol; ifrat ve tefritten uzak, insan fıtratına uygun olan Nebevî davranış biçimidir. Bunun ne olduğu sorusu böyle bir yazının sınırlarını elbette aşmaktadır. Analarımızın veya ninelerimizin Anadolu irfanıyla yoğrulmuş ilişki formatı, bu anlamda bize yol gösterebilir.

Haram, fıkıh terimi olarak; mükelleften “yapılmaması kesin ve bağlayıcı tarzda istenen fiili” ifade eder. Bu manada farz olanın zıddıdır. Fıkıh’ta ef’âl-i mükellefîn diye bilinen kategorilerden belki de en önemlisidir. Zira Mecelle; “Def-i mefâsid celb-i menâfi’den evlâdır” kaidesiyle bunu haber vermektedir (Kötülüklerin def edilmesi, faydalı işlerin yapılmasından daha önceliklidir). Ahlâk ve hukuk literatüründe “yasaklanan şey” manasında haramla aynı veya yakın anlamlarda kullanılan pek çok kelime vardır. Bunlardan mahrem, muharrem, mahzûr, menhiyyün anh, memnû‘, mâsiyet, zenb, kabîh, seyyie gibi kelimelerin, fıkıh başta olmak üzere diğer İslâm literatüründe sıkça kullanıldıklarına şahit olmaktayız.
Kelimenin muhtevası hakkında bu kadar bilgi sadra şifadır, diyerek bu konu gündeme geldiğinde aklıma ilk düşen hadis-i şerifle meseleye biraz daha açıklık getirmek istiyorum. Bu hadis çerçevesinde, zihnimizde oluşan bilgileri, ihtiva ettiği diğer konularla da irtibatlandırarak tahlil etmeye çalışacağım. Son olarak da başlıktaki aynı kökten türemiş mahrem ve mahrumiyet kavramları arasında kurduğum telâzüme işaret ederek sözü hitama erdirelim.
Resulullah (sav) buyurdular ki: “Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası vardır, eğer o sağlıklı olursa cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun, bu et parçası kalptir.” (Buhârî, İman 39; Müslim, Müsâkât 107)
Bu hadisin konumuzla alakası gayet açıktır. Aslında bu kadar net bir bilgiye eklenecek açıklamalar teberrük kabilindendir. Hadis hakkında konuşarak bu rahmetten bizim de payımıza bir şeyler düşsün istiyoruz. Mahrem kelimesinin haram kökünden türediğini ve haram kılınmış şey anlamına geldiğini zikretmiştik. Kur’an-ı Kerim’de de haramlar hakkında pek çok ayet vardır. İçki yasağından tutun da adam öldürmeye, ya da zulümlerin en büyüğü olarak nitelendirilen şirkten anne-babaya “öf” demenin haramlığına kadar pek çok misal getirilebilir. Hatta mahremiyet konusundaki açık ayetler burada serdedilebilir(Nisâ 4/23). Zaten bu bilgiler için ilk başvuru kaynağımızın Kelâmullah olduğu izahtan varestedir.
Bu böyle olmakla birlikte, bazen hadis-i şeriflerin cevâmiu’l-kelim olan Peygamber Efendimizin dilinden bazı hakikatleri anlatmakta daha anlaşılır genel çizgiler sunduğu bilinmektedir. Benim de konu bağlamında ilk gönlüme düşen, bu hadis olduğu için onun üzerinde yoğunlaşmayı tercih ettim. Ayrıca Ebu Dâvûd gibi pek çok hadis âliminin bu rivayet için “Din hakkında en kapsayıcı hadislerdendir” nitelemesinde bulunduğunu biliyoruz. Gayr-i metluv vahiy olarak kabul edilen hadislerin Ehl-i Sünnet için ne anlama geldiği malumdur. Dolayısıyla, mahremiyet konusunu anlatabileceğimiz en uygun hadisin bu olduğuna – en büyük otoritelerin de desteğini aldıktan sonra – gönül rahatlığıyla yolumuza devam edebiliriz.
İslâm ilahiyatının en temel konularından birisi de helâl-haram meselesidir. Hatta fıkıh ilmi başta olmak üzere diğer ilim dallarının da temel konusunun bu sınırları çizmekle alakalı olduğu söylenebilir. “İslâm, muamelâttan, helâl-haramdan ibarettir.” sözü de bu hakikati vurgulamaktadır. Zira din dediğimizde aklımıza ilk gelen, vazedilen bu tür kurallardır. Hangi konuda nasıl davranmak gerekir? Hangi amel sevap, hangi amel günahtır? Kurtuluşa ermek için neyi yapmak veya neden sakınmak gerekir?
Sorular, konunun iman veçhesiyle alâkalı olduğunda buna akide veya kelâm ilmi diyoruz. Eğer konu davranış ve insanlarla ilişkilerimizle, yani ibadet ve amellerle alâkalı ise bu ilme fıkıh veya muamelât ilmi diyoruz. Konu kalbin ameli olan niyet, ihlas ve samimiyet gibi konular olduğunda da buna ihsan veya tasavvuf ilmi diyoruz. Bunların hepsinin ortak noktası – ister inanç, ister kalp, isterse bedenin ameli noktasında olsun – din açısından bu yapıp ettiklerimizin doğru olup olmadığı sorusudur.
Zikrettiğimiz hadis de bu konuda çok net bir ölçü ortaya koymaktadır. Her şeyden önce bir “Sınır Koyucu”nun varlığından haberdar oluyoruz. Allah, melik metaforu üzerinden yasak koyabilecek bir otorite olarak vasfediliyor. Hadiste ayrıca konulan sınırların ne olduğu ve bu sınırların kimler için konulduğu hakkında da bilgi veriliyor.
Sınır Koyucu’nun koyduğu sınırlar, haram ve helâl ölçüsüyle kategorize edilmiş. Diğer bir ifadeyle; sınırlar bu kavramlarla çizilmiş. Bugünlerde bazı ilahiyatçıların yüksek sesle bu sınırların artık modern hayatın ihtiyaçlarına cevap vermek için yeterli olmadığını dile getirmeleri de boşuna değildir. Tarihselciliğin en temel problemi de veya onların ifadesiyle dinle alakalı sorunsalı da bu sınırlarla yani haram ve helâl anlayışıyla alakalıdır.
Meseleyi biraz daha derinleştirirsek; İslâm coğrafyasının geri kalmışlığı anlatısının, Müslüman topluluklar ve onların münevverleri tarafından bir şekilde kabul edildiği günden bu yana, tartışma hep bu sınırlar üzerinden yapılagelmiştir. Bazen sınırların kendisi tartışılagelmiş, bazen de sınır koymada kimin yetkili olduğu meselesi ele alınmıştır. Ancak mesele, sonuç itibariyle hep bu sınırlarla, yani din neyi yasaklar veya neyi mubah görür sorusu etrafında şekillenmiştir.
Hadisin dikkat çektiği bu sınırların ötesinde başka bir nokta daha vardır. O da haram veya helâl olduğu tam da belli olmayan, tabir-i caizse hakkında kesin bir hüküm bulunmayan konulardır. Burada müminlerin nasıl davranması gerektiği hakkında bir yol çizilmiştir. Şüpheli konular, bir melikin yasak olan korusuna benzetilmiştir. Akıllı bir çoban, sürüsünü elbette bu yasak bölgeye yakın yerlerde otlatmaz. Zira hayvanlardan bir kısmı herhangi bir gaflet anında bu yasak bölgeye girebilir. Sonucun ne olabileceği her ne kadar açık bırakılmışsa da yapılan bu tecavüzün neticesiz kalmayacağı anlaşılmaktadır. Öyle ya yasaklar laf olsun diye konulmaz. Hele bu yasağı koyan gücü ve otoritesi olan bir melikse çobanın ne yapması gerektiği çok açıktır. Buna rağmen bu hatayı işleyen çoban sonuca katlanmak zorunda kalır. Cezanın neye mal olacağı da melikin inisiyatifine bırakılarak hudut ihlalinin mutlaka kaçınılması gereken bir durum olduğu haber verilmektedir.
Aklı başında bir insan, bile bile harama zaten tevessül etmez. Ama bazen şüpheli alanlarda dolaşmak, bu misalde olduğu gibi harama düşmeye sebebiyet verebilir. Şüpheli şeyler etrafında dolaşmak, her an harama düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalmak anlamına gelmektedir. Sahabenin, değil şüpheli şeylerden helâllerden bile uzak durmaları bugün yeniden tefekkür etmemiz gereken bir hassasiyettir. Elbette Allah’ın helâl kıldıklarını haram kılacak yanlış bir mecraya sokmadan, bu hassasiyetin mahrem konusunda da korunması, dinin muhafazası noktasında elzemdir.
Akl-ı evvel bazıları gibi bizim çoban da elbette kralın bu konuda yetkin olup olmadığı veya böyle bir yasağın çağın ruhuna uygun olup olmadığı meselesini diline dolayabilir. Oysaki her akıl sahibi, bir melikin yahut bir kralın aynı zamanda bu otoriteye de sahip olduğunu zaten bilir. Böyle bir yetkiye sahip olmayandan kral da olmayacağı gayet açıktır. Bu yasağın kendisi için konulmasında nasıl bir hikmet olduğunu bilmeyen biri için akıllıca olan bu sınıra dikkat etmektir. Kim bilir, yasak bölgede belki de hayvanlarını telef edecek bataklık veya başka bir tehlike vardır. Dolayısıyla, kralın mutlak yetkisinde olan böyle bir yasağın ne kadar anlamlı olup olmadığını sorgulamadan önce, çobanın haddini hududunu bilmesi daha makul değil midir?
İslâm ilâhiyatında da Ulûhiyet ve Rubûbiyet meselesi ele alındığında altı çizilen en önemli mesele, budur. İlâh kimdir? Rab olmak ne demektir? İlâh, mutlak itaati ve kulluğu hak edendir. Rab; yaratan, yaşatan ve her türlü sınır koyma yetkisine sahip olandır. Tanrısına böyle bir yetki vermeyen dinden veya böyle bir yetkiye sahip olmayan tanrıdan bahsedilebilir mi? Hem Tanrı olacaksın hem de sınır koyma yetkin olmayacak!
Bu meselenin diğer bir yönü de “sınır olmadan sosyal bir hayat veya düzen olabilir mi?” sorusudur. İnsanlar, seküler topluluklarda bile bu yetkiyi parlamento aracılığıyla birilerine, yani insana verebiliyorken veya verme ihtiyacı duyuyorken, her şeyi yaratan mutlak kudret sahibi bir Tanrı’yı bundan menetmek nasıl bir akıl tutulmasıdır?
Dostoyevski meşhur romanı Suç ve Ceza’da bu konuyu ele alarak Tanrı fikrinin olmadığı yerde her şeyin mubah olduğunu şöyle dile getirir: “Tanrı yoksa insan, insan yoksa sorumluluk, sorumluluk yoksa suç da yoktur. Öyleyse Tanrı yoksa suç da yoktur, her şey mubahtır!” Burada Tanrı’nın insana sınır koyma, sorumluluk yükleme yetkisine vurgu yapılıyor. Tanrı demek, sınır koyabilen demektir. İnsan ile Tanrı arasındaki ilişki, bu sınırlar ve sorumluluk anlayışı üzerinden yürür. Ölçünün olmadığı bir varlık alanı, yok hükmündedir.
Geçenlerde Ahmet Akın Çığman Hocam, “Eğer İslâm’ı bir kelimeyle özetle deseler, bu kelime ÖLÇÜ olurdu” demişti. Âlemde bir nizam varsa, bu yaratanın takdiriyledir. Bu ölçüye karşı koyabilecek tek muhtar varlık, yeryüzünün sorumluluğu kendisine tevdi edilmiş olan insandır. Onu diğer varlıklardan üstün kılan da kendi ihtiyarıyla kabul ettiği bu sorumluluğun gereğini yine kendi ihtiyarıyla, Allah tarafından konulan bu sınırları korumasında aramak gerekir.
Bugün kütüphanedeki kitaplarıma göz gezdirirken meşhur düşünür Lao Tzu’nun bir kitabına gözüm ilişti. Açtığım 102. sayfada kısaca “İnsanı en kestirmeden hedefe ulaştıracak, onu olgunlaştıracak kemâl ölçüsünün sınırlar” olduğunu söylüyordu (Das Buch vom Sinn und Leben, 2007). Tam da mahrem ve haram konusunu ele aldığım bir demde bu cümleyle karşılaşmak farklı bir duygu. Aklın ve gönlün yolu birmiş, dedim. Demek istediğim, insanla onu Yaratan arasındaki ilişkiyi abes olmaktan çıkaracak kıstas, bu sınır dediğimiz yasaklardır.
Dikkat çektiğimiz bu hadiste, Cibril hadisinin bize bildirdiği İman, İslâm ve İhsan sınırları bir şekilde iç içe girmiş olarak serdedilmiş. Hadisin sonunda kalple ilgili verilen değer ölçüsü, bedende asıl korunması gereken kral köşkünün neresi olduğunu söylüyor. İman ve İhsan’ın samimiyet ve ihlasın yegâne makarr’ı olan kalp, eğer bu sınırları anlamada ve muhafazada sağlıklı bir şekilde vazifesini yapamazsa, imtihan kaybedilmiş demektir. Her şeyden önce korunması gereken padişah otağı, Kalp’tir.
Bu hadisin kalple ilgili söylediklerini, daha geniş anlaşılır bir şekilde İmam Gazâlî’de buluyoruz. Zira ona göre, beden eğer bir memleketse, onun idare edildiği yer, kalp olmalıdır. Akıl da kalbin kontrolünde baş vezir olarak kalbe yardımcı olmalıdır. Akıl ve diğer azalar kalbin kontrolünde olursa, o memlekette huzur ve sükûnet hükümran olur. Kalbin hükümranlığı; şehvete veya diğer organlara kaptırdığı durumda bu memlekette kaos ve yıkım kaçınılmazdır. İşte bu hadiste haber verilen sağlıklı et parçasıyla ifade edilen hakikatin Kur’an’daki karşılığı kalb-i selîm’dir (Şuarâ, 26/89). Hiçbir şeyin fayda vermediği Mahkeme-i Kübrâ’da kurtuluşun yegâne şartı, oraya böyle bir kalple gelebilmektir. Bağdatlı Ruhi (ö.1605) divan şiirinin ölümsüz beyitlerinden birisinde bu ayeti şöyle dillendirmektedir:
“Sanma ki ey hâce senden zer ü sim isterler
‘Yevme lâ yenfeu’da kalb-i selîm isterler”
Allah’ın koyduğu sınırların ne olduğu sorusu elbette İslâm düşünce tarihi boyunca âlimlerin en önemli meşguliyet alanını oluşturmuştur. Gerek Ehl-i Sünnet, gerekse diğer Ehl-i bid’at dediğimiz – belli konularda İslam çizgisini zorlamış olan – İslâm mezhepleri hiçbir zaman Allah’ın yegâne Ulûhiyyet ve Rubûbiyyet vasfının gereği olan sınır koyma yetkisini tartışma konusu yapmamıştır. Zaman zaman aklın ve vahyin bu konuda nasıl iş birliği yapacağı İslâm düşünürleri, özellikle de İslâm feylesofları ve kelâmcılar arasında tartışılsa da hiçbir zaman Allah’ın sınır koyma yetkisi mutlak manada sorgulanmamıştır. Ta ki modern dönem, bizim kapılarımızı çalıncaya kadar.
Merhametin tecellisi de yine bu sınır koyma anlamına gelen haram-helâl çizgisinde aranmalıdır. Bu sınırlar, merhametin en büyük işaretleridir. Allah, tabir-i caizse baştan oyunun kurallarını net bir şekilde koyarak, insanın nelerden sorumlu olduğunu, bu merhametin en büyük müjdeleyicisi olan rahmet elçileri aracılığıyla haber vermiştir. İslâm’daki maslahat prensibi veya mesâlih-i mürsele adı altında tartışılan konular, hep bu bağlamda Şeriat’ın hedefleri, dinin gayesi olarak görülmüştür. Bunu bilmeyen gafiller de yasaklamaların veya sınırların insan hürriyetini veya şerefini kısıtladığı zehabına kapılmışlardır.
Mahremin olmadığı yerde mahrumiyet vardır, başlığıyla da dikkat çekmeye çalıştığımız hakikat, budur. Merhametin olabilmesi için veya diğer bir ifadeyle mahrumiyetin olmaması için mutlaka bir ölçünün olması şarttır. Varlık, bir ölçüyle kaimdir. Böyle bir ölçünün olmasını istememek varlığı, dolayısıyla da rahmeti reddetmekle eş anlamlıdır.
Bu konuyla bağlantılı olarak insanlar arasındaki sınırları haber veren mahremiyet meselesinin sosyolojik ve psikolojik önemine de işaret edilmelidir. Zira böyle bir sınırın olmadığı modern toplumların, nasıl bir uçuruma sürüklendikleri ortadadır. Hedonizm ve ferdiyetçiliğin tanrılaştırıldığı sınır tanımaz modern toplumlarda gelinen cinnet hali ortadadır. Batı toplumları bu problemlerin çaresizliği içinde dinlerden yeniden medet umar hale gelmiştir. Her türlü yetkiyi ellerinden aldıkları dinlere hiç olmazsa toplumsal barışı sağlayacak ahlâkî bir sorumluluk yüklemeye çalışmaktadırlar. İslâm aleyhindeki tüm algı operasyonlarına rağmen İslâm’ın Batı’da yükselmesi tesadüfi değildir.
Post-modern toplumlarda dinin yeniden referans alınma gayretlerine pek çok örnek verilebilir. Jürgen Habermas’ın bu anlamda başlattığı tartışma dikkat çekicidir. Dolayısıyla Batı, insanı her şeyin yegâne ölçüsü kılma gayretinde sınıfta kalmıştır. İnsan, Tanrı’dan bağımsız olarak asıl ölçü koyan olduğunda, yani tabir-i caizse tanrılaştırıldığında, ne ferdi ne de toplumları mutlu edebilmiştir.
İslâm dininin varlık ve onu yaratanla kurduğu denge, insan mutluluğu için kaçınılmazdır. Bir Tanrı’nın varlığını hazmedemeyen insanoğlu, O’nun yerine sahte tanrılar icat ederek tatmin olmaya çalışmış ama sonuç, Asr Suresi’nin de haber verdiği gibi hüsran olmuştur. Biz de sözlerin ve ölçülerin en güzeli olan Kur’an’la sözlerimizi taçlandıralım. Asr Suresi’ni şiirleştiren Mehmet Akif’in tercümesiyle hem ona hem de bu davanın erliğini yapmış tüm inananlara rahmet okuyalım.
“Hâlk’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı: Hak.
Ne büyük şey kul için hakkın elinden tutmak!
Hani, Ashâb-ı Kirâm, ayrılalım, derlerken,
Mutlaka “Sûre-i ve’l Asr”ı okurmuş, bu neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh;
Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh,
Sonra hak, sonra sebat. İşte kuzum insanlık.
Dördü birleşti mi yoktur sana hüsrân artık.”[1]
Burada mahrem başlığı altında ele alınması gereken diğer bir konu da kulun Rabbiyle olan mahrem ilişkisidir. İhsan makamında olan müminlere has olan bu ilişkiyi ancak ehli bilir ve bu sırrı sadece mahrem olan ehliyle paylaşır diyerek, haddimizi aşmadan işi ehline bırakalım.
Ne mutlu mahrem olanı kendine şiar edinip mahrum olmaktan kurtularak, ebedi rahmete yelken açanlara! Ne mutlu rahmet elçisinin din adına haber verdiği mahremiyet çizgisini kendi hayat düsturu kılarak Mahkeme-i Kübrâ’da Şefaat-ı Uzmâ’ya mazhar olanlara!
[1] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Hece Yayınları, Ankara: 2009, syf. 404.
