Gönlü kırık, gözü yaşlı ama onurlu bir millet, ümitle bu emaneti beklemekte. Yüzyıldır bitmeyen bir çileye rağmen dimdik; bir gün emaneti kendisine tekrar teslim edeceği fatihi gözlemekte.
Mülayim Sadık Kul

Kudüs Bilinci: Kudüs İmtihanımız
Kudüs… Tadı damağımda kalmakla birlikte her hatırlayışımda kalbime ince bir sızı, bitmeyen bir hüzün bırakan hatıra. Zira o, Müslümanların parçalanmışlığının, yeniden ümmet olamayışının acı sonuçlarından, Müslüman olarak her aklımıza düştüğünde yüzümüzü yere eğdiren ayıplarımızdan biri. Kudüs bu ümmetin dinmeyen gözyaşı, bitmeyen hasretidir. “Deş yarayı kabuk bağlamasın!” derler. Bazı acılar vardır ki bunların unutulmayıp hep taze kalması gerekir; ta ki bu acıya sebebiyet veren nedenler ortadan kalkıncaya dek. Bizimki de Âkif Emre’nin ifadesiyle, “Kudüs her an anmayı gerektiren bir acı…”[1] olduğu için aslında hiç unutamadığımız bir kordur gönlümüzde.
Üç dinin de en önemli kutsallarını bağrında meczeden kutsallar beldesidir Kudüs. Aradaki tek fark, İslam dışındaki diğer dinler tarih boyunca başkalarına bu topraklarda yaşama hakkı tanımazken İslam hükmettiği dönemlerde Yahudi ve Hristiyan’ıyla barış ve huzur içinde yaşayabilmenin en güzel örneğini sergilemiştir. Bu sebeple hem dinî açıdan hem de tarihî gerçekler ve tecrübeler göz önünde bulundurulduğunda Kudüs emanetini hak eden tek topluluk, İslam ümmetidir.
Bu emanet Kur’an’da (Ahzab, 33/72) gökyüzü ve yeryüzüne teklif edilen ve dağların bile yüklenmekten korkup reddettiği büyük emanetten bağımsız düşünülemez. Burada tefsir kitaplarımızda tafsilatlı bir şekilde ele alınan bu emanetin ne olduğu ya da insan dışındaki sema ve yeryüzü gibi varlıklara teklifin ne anlama geldiği hususunu yeniden tartışmaya açmak istemiyoruz. Altını çizmek istediğimiz, bu emaneti yüklenen insanın ne kadar zalim ve cahil olduğuna vurgu yaparak ayetin son bulmasıdır. Dolayısıyla emanetin önündeki en büyük engel, cehalet ve zulümdür. Bunun manası da şudur, Müslümanlar yeniden bu emaneti kuşanabilecek bilince ve olgunluğa ulaştıklarında adil-i mutlak olan Allah, emaneti tekrar kendilerine (sahibine) teslim edecektir. Umulur ki o günler de çok uzak değildir. Bir Arap atasözünün dediği gibi “Her gelecek yakındır. Küllü âtin karîbun”. Kur’an’da Allah kullarına “Emaneti ehline teslim edin!” (Nisa, 4/58) buyurduğu gibi Kudüs emaneti de ancak Müslümanlar Kudüs bilincini kuşanacak ehliyete sahip olunca tekrar iade edilecektir.
Gönlü kırık, gözü yaşlı ama onurlu bir millet, ümitle bu emaneti beklemekte. Yüzyıldır bitmeyen bir çileye rağmen dimdik; bir gün emaneti kendisine tekrar teslim edeceği fatihi gözlemekte. Merhum Âkif Emre’nin dediği gibi, “Kudüs’ün beklediği bir Selahaddin her zaman çıkacaktır”.[2] Bu müjdeyi Kur’an’daki “Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saff, 61/8) vadiyle perçinleyen Âkif Emre, neticeyi şöyle ilan eder: “Mutlak hakikat nurunu tamamlayacaksa Kudüs şehrayini yeniden gök kubbemizde ışıldayacak demektir”.[3]
Gençliğimiz, Kudüs ağıtları içeren marş ve ezgilerle geçti. Bilhassa şu dizeler hâlâ kulaklarımda;
Toptan sarılalım yüce Kur’an’a,
Çünkü rahmet inmez ayrı durana.
Müminler İslam’a karşı durana,
Biraz öfkelenip kafayı taksa,
Esir mi olurdu Mescid-i Aksa?
Bulunmaz mı çare, nedir bu illet?
Böyle hayat sürmek ne büyük zillet.
Müslümanım diyen bu kadar millet,
İslam gözü ile kendine baksa,
Esir mi olurdu Mescid-i Aksa?
Modern Barbarlık
İslam coğrafyasında akan gözyaşları ve kan neredeyse modern dönemin en belirgin özelliklerinden oldu. Haçlılar dönemi ve bilhassa 1917’de yaban eline düştüğünden beri Kudüs hep gözyaşı ve kanla anılmakta.[4] İngiliz ordusunun başında Kudüs’e giren mağrur General Edmund Allenby’nin “Bin yıllık haçlı savaşı amacına ulaştı” dediği rivayet edilir.[5] Yine bu komutanın Selahaddin Eyyubi’nin mezarını tekmeleyerek küstahça “Kalk Selahaddin biz yine geldik!” diye bağırması, aynı haçlı zihniyetinin ve bitmeyen kinin tezahürüdür.[6]
Benzeri bir hadise Yunan ordusu Bursa’yı işgal ettiği zaman, Venezilos’un oğlu Yüzbaşı Sofoklis hakkında anlatılır. Onun Osman Gazi türbesine gidip, sandukayı tekmeleyerek “Kalk da Bursa’yı kurtar” dediği kulaktan kulağa yayılmıştır. Her iki hadisenin de gerçekten vuku bulup bulmadığı şüpheli olmakla birlikte yapılan zulümler, eski haçlı zihniyetiyle aynıdır. Birinci olayda sanki Selahaddin’in mezarı Kudüs’teymiş gibi anlatılır. Oysaki onun mezarı, Şam Emevi Camii’nin hemen yanı başındadır. Allenby’nin oraya gittiğine dair bir belge söz konusu değildir. Bursa hadisesi için de aynı şüpheler söz konusu olup kumandanın Osman Gazi’nin sandukası yanında poz vermesinin bu tür yorumlara yol açtığı düşünülmektedir.[7]
Bu hadiselerden bağımsız olarak maalesef tarih yine tekerrür ederek haçlıların bin yıl önce yaptıkları zulmün dünyanın en medeni ve modern topluluğu olduğu iddiasındakiler tarafından yinelenmekte olduğuna bütün dünya şahittir. Yine Kudüs’ün kaderine gözyaşı ve kan düşmüştür, hem de o toprakları kutsal sayanlar eliyle. Ne Müslüman devletlerin ne de Birleşmiş Milletler’in aldığı onca karar ve kınama bu acının dinmesine etki etti.[8] Oysaki “zulüm ile âbâd olunmayacağı” belki de tarih boyunca bu gök kubbe altındaki hiç değişmeyen en büyük hakikattir. Bu hakikat elbette vicdanı olanlar için bir değer ifade eder.
2023 yılı mübarek Ramazan ayının tam da eyyâm-ı bîd denilen dolunay günlerini idrak ettiğimiz bir demde gönüllerimiz “Kudüs! Kudüs!” diye yeniden çarpmaya başladı. Maalesef İsrail askerleri kirli çizmeleriyle Harem-i Şerif‘i bir defa daha kirleterek, tüm insani değerlerden uzak bir şekilde, Müslümanları ibadet esnasında tartaklayıp en tabii haklarından mahrum ettiler. Ve maalesef bu tecavüzün ne ilk ne de son olmadığı, her yıl tekerrür eden ve özellikle de Müslümanların en kutsal günleri Ramazan baskınlarından anlaşılmaktadır.[9]
21. yüzyılda, insanların, uzayın en uç noktalarını keşfe çıktığı bir zaman diliminde, tarih boyunca kendilerine kucak açmış bir millete, bu zulüm neden reva görülür? Hem de, yaklaşık iki bin yıldır kendilerine zulmedenlerin desteğini arkalarına alarak… Bu soruya cevap bulabilmek öyle zor ki…[10]
Bu hukuksuzlukların nasıl yapılabildiğine dair İbrahim Kalın’ın modern medeniyet anlayışı bağlamında yaptığı açıklamalar acı ama ufuk açıcı. Siz bir meseleyi vicdanlarınızı aldatarak medeniyet veya din gibi daha büyük idealler adına yapabilirsiniz ve bundan da hiçbir rahatsızlık duymayabilirsiniz. İsrailli bir polisin/askerin Filistinli bir çocuğu boğarak öldürmesi bugünlerde medyada dolaşan yeni bir haber. Holokost ve Bosna katliamlarında yaşanan vahşet, bugün de tüm dünyanın gözleri önünde devam edebilmektedir. Kalın’ın da ifade ettiği gibi “Modernitenin ortaya çıkardığı araçsal rasyonalite, hedefin mana ve sonuçlarını sorgulamaz; ancak o hedefe ulaşmak için izlenmesi gereken yolları belirler.”[11] Zira bu, sizin yerine getirmek zorunda olduğunuz bir emir veya dini bir vecibeden öte bir mana ifade etmez. Bu işi daha iyi bilenlerin; bu dini bir otorite de olabilir, sadece askeri veya resmi bir üst’ünüz de olabilir, size emretmiş ya da göz yummuş olması yeterlidir. Size düşen, emre itaat etmektir. Bu yeryüzünü yüzyıllar boyunca sömüren zalimlerin değişmeyen metot ve uygulamalarının modernleştirilmiş barbarlık örneklerinden biridir. Kalın’ın tespitine göre, aslında medenilik, bir şeyi aklî ve ahlakî kurallar çerçevesinde yapmayı gerektirirken, kapitalist pozitivist anlayışa dayalı bilim ve teknolojinin sunduğu yeni imkânlarla giderek daha yıkıcı ve yok edici hale gelen modern toplumlar, barbarlığın tarihte görülmemiş örneklerine imza atabiliyorlar.[12]
Bu bağlamda Kalın, bu tür barbarlıkların modern ve medeni olduğu iddiasındaki Batı insanı tarafından nasıl meşrulaştırılarak yapılabildiğini Holokost ve Bosna vahşeti üzerinden misallendirir. Modern Batı medeniyetinin bu korkunç cinayetleri meşrulaştırmak adına siyasî, askerî, ekonomik, fikrî ve ahlâkî gerekçeleri nasıl rasyonelleştirebildiğini tartışır. Bauman’a göre, “Holokost’u düşünebilir bir ihtimal haline getiren, modern medeniyetin rasyonel dünyasıydı.”[13] Buna dayanarak Bouman’ın da tespitine iştirak eden Kalın, modern medeniyetin, Holokost gibi bir vahşetin yeter şartı olmasa da hiç şüphesiz gerek şartı olduğu fikrindedir. Konuyu Filistin meselesine getiren Kalın, problemin kaynağının aynı modern medeniyet anlayışı olduğuna dikkat çekerek bu konudaki görüşünü şu sözlerle özetler: “Filistin halkını yok etmek ve işgali meşrulaştırmak için işlenen hukukî ve ahlakî suçlar, modern barbarlığın hazin örneklerinden birisidir. Şiddeti, barbarlığı, baskı ve tahakkümü sistematik bir unsur haline getiren modern mekanizmaların aynı yahut benzer sonuçlar üretmesi mukadderdir.”[14]
Savaşın Hakikati
Yusuf el-Karadâvî Kudüs meselesini masaya yatırdığı kitabında İsrail Devleti veya Yahudilerle Filistinliler arasındaki düşmanlığın temelinde ne olduğu sorusunu, “İsrail ile Aramızdaki Savaşın Hakikati” başlığı altında tartışır. Bunun ne etnik kökenle ne de dini gerekçelerle izahının mümkün olabileceği sonucuna varır. Zira her iki millet de, tarihen sabit olduğu üzere, Sami ırkına ait olup amca çocuklarıdır. Yani İshak ve İsmail’in soyundan gelmektedirler. Dinî açıdan da İslam hiçbir zaman Yahudileri akidevî bir yaklaşımla düşman ilan etmemiştir. Peygamber Efendimiz döneminde vuku bulan birkaç hadisede de ihanet eden, hep diğer taraf olmuştur.[15]
İslam coğrafyaları Ehli Kitap olan İsrailliler için her dönem emniyetli bir sığınak ve vatan olmuştur. Ehli Kitap’ın diğer temsilcileri Hristiyanlar, kendi tanrılarını çarmıha germekle suçladıkları Yahudilere dünyayı dar ederken sığınacakları yer, hep İslam beldeleri olmuştur. Karadâvî akide açısından da Yahudilerin Müslümanlara Hristiyanlardan daha yakın olduklarını tespit eder. Sonuç olarak ne etnik ne dinî ne de tarihî bir gerçekliği olan bu husumetin nedeni nedir diye sorar ve bunun aslında işgalci İsrail Devleti’nin Filistin halkını binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan çıkarmak istemesi ve bu emeline ulaşmak için de kan döküp zulmetmesi olduğunu söyler. Dolayısıyla Müslümanlar için bu savaşın temel gerekçesi, reva görülen bu işgal ve zulümdür.[16]
Karadâvî meseleyi bir de İsrailliler perspektifinden ele alır. Onların bu düşmanlıklarını dayandırdıkları dinî ve tarihî gerekçeleri tek tek sıralayarak bunların da aslında temelsiz gerekçeler olduğunu söyler. Ayrıca daha 20. yüzyılın başına kadar Yahudilerin Filistin topraklarıyla ilgili herhangi bir iddialarının olmadığına belgelerle dikkat çeker.[17]
Medeniyetimizin Hafızası
Bir gün göklerden beklenen rahmet tecelli edecek, bu çileli Filistin halkı bir asır boyunca başarıyla verdiği sınavla insanca yaşayabileceği günlere kavuşacaktır. Ya bizler? Bizler kınamanın ötesine geçmeyen açıklamalarla vicdanımızı rahatlatarak hayata “eski tas, eski hamam” devam mı edeceğiz? Bu sorunun cevabı, elbette “Hayır!” olmalı. Her fırsatta, fiili ve kavli dualarımız yanında, vazifelerimizi bihakkın yerine getirerek Kudüs bilincini kuşanmalı ki, yaşadığımız gafletin karşılığı olan zillet artık bir son bulsun.[18] Kudüs… Barışın sembolü, yeniden barışa ve sükûna kavuşsun.
Mescid-i Aksa Müslümanlarca yönetilen dönemlerde gerçek hüviyetine kavuşmuş, tüm İbrahimî dinlerin barış içinde yaşadığı mukaddes bir mekâna dönüşmüştü. Akif Emre bu hakikati “İbrahimî geleneğin ete kemiğe büründüğü mekân olarak medeniyetimizin hafızası burada şekillendi” sözleriyle ifade eder.[19] Yine Kudüs’ün Müslüman kimliği açısından önemini tespit sadedinde “Kudüs Ortadoğu’nun tarihini ve geleceğini İslâmî kimliği ile belirleyen kilit taşıdır”[20] der. Dolayısıyla Müslümanın “Ben ve Biz” idrakinde Kudüs herhangi bir şehir, sıradan bir toprak parçası değildir. Emre’nin de tespit etiği gibi, “Kudüs bir şehrin, bir mekânın adı olmaktan öte bir ümmetin varoluş bilincidir”.[21] İşte İbrahimî geleneğin hayat bulduğu bu kutsal mekân Müslümanların dışında birilerinin eline geçtiğinde, günümüzde olduğu gibi, zulüm ve dramın kalesi haline gelmektedir.[22]
“Mukaddes yüke hamal” İslam ümmeti Hz. Ömer Efendimizle başlayan Kudüs emanetine her daim sahip çıkmaya çalışmış; Kudüs halkına, ta o dönemlerde tanınan hürriyet ve müsamaha her zaman koruna gelmiştir. Sahabe döneminde başlayan bu mukaddes görev Haçlı Seferleri’yle 90 yıl kadar bir müddet inkıtaa uğrasa da Selahaddin Eyyübi’yle yeniden gerçek sahiplerine tevdi edilmiştir. Memlükler’den sonra tam dört asır Osmanlı himayesine geçen bu mukaddes belde, İngilizlerin buraları İslam coğrafyasından koparışına kadar, barış ve medeniyetin sembolü olmuştur.[23]
Bu tespitleri yaparken pek çok meselede olduğu gibi akla gelen farklı sorular vardır: Müslümanlar bu duruma neden ve nasıl düştüler? Neden emanete sahip çıkamadılar? Tarihte yerine getirdikleri sorumluluklarını artık taşıyamamalarının altında yatan bu acizliğin gerçek sebebi nedir? İsmail Kara Hoca’nın Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak adlı kitabı, özellikle bu soru etrafında yapılan tartışmalar ve literatür hakkında geniş bir ufuk sunar.[24]
Kur’an ve Sünnet Ne diyor?
Ben bu bağlamda sözü çok uzatmadan Peygamber Efendimiz’in bir uyarısına işaretle yetinmek istiyorum. Aslında bilinen meşhur bir hadisi, bu acziyetin sebebini yeniden tefekkür sadedinde hep birlikte hatırlayalım.
Sahabe-i Kiram’dan Peygamber Efendimizin azatlısı Sevban (r) Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) davet ettikleri gibi, size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler.” Bunu işiten sahabilerden biri: “Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi. Rasûlullah (s.a.v), “Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çer-çöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de vehn atacak.” buyurdu. Yine bir adam (sahabi): “Vehn nedir ya Rasûlullah?” diye sorunca: “Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir.” buyurdu. (Müsned, 2/359; Ebu Davud, Melahim, 5)
Bu hadis çok net bir şekilde Müslümanların duçar oldukları bugünkü acziyet ve zaafı, dünyayı çok sevmeleri ve ölümden korkmaları sebebine bağlamaktadır. Tarihin şehadeti, Kur’an ve Sünnet’in delâletiyle bu, çaresiz bir hastalık değildir. İmam Gazâlî başta olmak üzere pek çok İslam âlimi bu dünyanın geçici, ahiret yurdunun ise ebedi olduğunu, ayet ve hadislere dayanarak anlatmaya çalışmıştır. İhyâ ve onun özeti mesabesinde olan Abidler Yolu (Minhâcü’l-Âbidîn), hep bu konuları işler. Eyyühe’l-Veled (Ey Oğul!) adlı kitabının da temel konusu, dünyanın fani olduğunun farkına varıp kısa hayatımızda ahirette fayda verecek işlere yoğunlaşmanın gerekliliği hakkındadır. Müslümanlar dünyayı çok sevmekten vazgeçip beka yurdu ahireti tercih ederek Allah yolunda ölümü göze aldıklarında nelere kadir oldukları bilinmektedir. Bu ise asla dünyayı imar etme vazifesinden alıkoyacak bir anlayış değildir. Tam tersi dünyayı ahiretin kazanılacağı bir tarla görerek bu niyetle dünyayı mamur ederken asıl hedefin ahiret yurdu olduğunu gözden ve gönülden kaçırmamaktır.
Kur’an-ı Kerim pek çok ayeti kerimeyle bu durumu izah eder. Üstünlüğün ve zaferin, ancak gerektiğinde mal ve candan vazgeçmekle mümkün olduğu, Allah’ın dinine yardım edildiğinde ilahi inayet ve yardımın kesin olduğu belirtilir (Muhammed, 47/7). Kullarına karşı çok merhametli olan Allah, kendilerine nimet verip üstün kıldığı bir topluluğu sebepsiz yere zillete düşürmeyeceğini birçok ayette müjdeler. “Muhakkak ki, Allah bir topluma verdiği nimeti; onlar, kendilerindeki iyi hâli fenalığa çevirmedikçe bozmaz“ (Ra’d, 13/11). “Muhakkak ki ben, içinizden gerek erkek ve gerek dişi olsun hayır işleyen hiç kimsenin yaptığını zayî etmem.” (Âl-i İmrân, 3/195). Bu ayet-i kerimeler Müslümanların esbaba tevessül edip gayret ettiklerinde Allah’ın yardım ve nusretine nail olacaklarını müjdeler. “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 53/39) ayeti, hayatla ilgili en önemli düsturlardan biridir ve Sünnetullah gereği, hem dünya hem de ahiret ölçeğinde geçerli bir prensiptir. Allah’ın rahmetine elbette sınır çizilemez ama bu kuralı vazeden de Rabbimizdir.
Emir Şekib Arslan “Müslümanlar neden geri kaldı ve diğerleri ilerledi?” sorusuna cevap vermeye çalıştığı kitabında pek çok ayete işaret ederek geri kalma sebeplerinin aslında ilerleme sebeplerinin ortadan kalkması anlamına geldiğini ileri sürer. Bu çerçevede hem Şekib Arslan’ın hem de Said Halim Paşa’nın tespitleri Peygamber Efendimizin yukarıdaki hadislerini teyit eden misallerle doludur.[25]
“Allah’ın ipine sımsıkı sarılın!” ayeti, bu manada en önemli prensiplerden birini, birlik ve kardeş olmayı emreder: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.“ (Âl-i İmrân, 3/103). Müfessirlere göre “Allah’ın ipi”nden maksat, Kur’an ve İslâm’dır. Tarih boyunca Müslümanlar bu ilahi mesaja uyduklarında izzeti, uymadıklarında da zilleti yaşamışlardır.
Ey Rabbim! Sen her şeye gücü yetensin. Âlemlerin sahibisin. Bize, emanet ettiğin sorumlulukları yerine getirebilecek güç kuvvet, feraset ve gayret nasip eyle! Sen, kimsesizlerin kimsesisin. Ümmetin sahip çıkamadığı, etrafını bereketlendirdiğin bu toprakları kurtaracak yiğitleri gönder. Bizleri de onların yardımcıları eyle.
[1] Âkif Emre, Kudüs: Bir Pusula – Kudüs, Filistin ve Ortadoğu Yazıları, Büyüyenay Yayınları, İstanbul 2021, s. 66.
[2] Emre, Kudüs: Bir Pusula, s. 21. Kudüs’ün ikinci defa Selahaddin Eyyubi tarafından fethedilişi hakkında bk. Pelin Çift/ Ömer Faruk Harman, Kudüs’ün Gizemli Tarihi, s. 195-198.
[3] Emre, Kudüs: Bir Pusula, s. 22.
[4] Bk. Çift/ Harman, Kudüs’ün Gizemli Tarihi, s. 234-235.
[5] Emre, Kudüs: Bir Pusula, s. 22.
[6] Bk. Çift/ Harman, Kudüs’ün Gizemli Tarihi, s. 226.
[7] Bu konu hakkında bir değerlendirme için bk. https://www.ekrembugraekinci.com/article/?ID=1076&osman-gazi-t%C3%BCrbesinde-bir-yunan-subayi. (son arama 29.04.2023)
[8] Bk. Emre, Kudüs: Bir Pusula, s. 32.
[9] Bu baskın ve tecavüzlerin hangi amaçla ve nasıl başladığı hakkında bilgi için bk. Emre, Kudüs: Bir Pusula, s. 57-60.
[10] Yusuf el-Karadâvî bu sorunun cevabını bulmuş gibidir. Bütün meselenin Kudüs’ün yeniden Yahudileştirilmesi çabalarının bir sonucu olduğu görüşündedir. Bu konuyu detaylı olarak kitabında ele alan el-Karadâvî bu durumun daha çok İslam ümmetinin içine düştükleri acziyet ve zilletin sonucu olarak geliştiği fikrindedir. Türkçe’ye, Her Müslümanın Ortak Davası Kudüs diye İzzet Marangozoğlu tarafından tercüme edilen bu kitabın konu hakkında açıklamaları için bk. Yusuf el-Karadâvî, Her Müslümanın Ortak Davası Kudüs, Nida Yayıncılık, İstanbul 2022, s. 19-34.
[11] İbrahim Kalın, Barbar Modern Medenî – Medeniyet Üzerine Notlar, İnsan Yayınları, İstanbul 2018, s. 30.
[12] Bk. Kalın, Barbar Modern Medenî, s. 17.
[13] Zygmunt Bauman, Modernity and and the Holocaust, Politiy Press, Cambridge 1989, s. 13.
[14] Kalın, Barbar Modern Medeni, s. 30.
[15] Bk. el-Karadâvî, Her Müslümanın Ortak Davası Kudüs, s. 35-41.
[16] Bk. el-Karadâvî, Her Müslümanın Ortak Davası Kudüs, s. 41.
[17] Bk. el-Karadâvî, Her Müslümanın Ortak Davası Kudüs, s. 43-68.
[18] Âkif Emre bir yazısında Kudüs bilincini kuşanmanın ne anlama geldiğini şu sözlerle ifade eder: “Kudüs bilincini kuşanmayan bir Müslüman’ın ne İslâm âlemine ne insanlığa ne de yarınlarına dair sözü olamaz.” Bu bilincin ne anlama geldiği hakkındaki değerlendirmeleri için bk. Emre, Kudüs: Bir Pusula, s. 61-63.
[19] Emre, Kudüs: Bir Pusula, s. 23.
[20] Emre, Kudüs: Bir Pusula, s. 34.
[21] Emre, Kudüs: Bir Pusula, s. 67.
[22] İslam’ın üç şehrini ele alan İbrahim Kalın Mekke’nin “lâ”, Peygamber şehri Medine’nin ise Tevhid’in “illâ” makamına tekabül ettiğini söyler. Müslümanların ilk kıblegâhı Kudüs’ün ise tüm İbrahimi dinlerin çok dar bir alanı birlikte paylaştıkları ortak kutsal mekânları olduğunu vurgular. Yahudilerin Ağlama Duvarı, Hristiyanların Kıyamet Kilisesi ve Müslümanların Harem-i Şerif gibi kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’ün, İslam sancağı altında birleştiği dönemlerde huzur içinde yaşanılan gerçek bir barış yurdu iken maalesef gerek Hristiyanların ve gerekse Yahudilerin hâkim olduğu dönemlerde ise hep çile ve gözyaşının merkezi olduğunu söyler. Bu konudaki diğer değerlendirmeleri için bk. Kalın, Barbar Modern Medenî, s. 232-237.
[23] Bk. el-Karadâvî, Her Müslümanın Ortak Davası Kudüs, s. 54-55; Bk. Çift/ Harman, Kudüs’ün Gizemli Tarihi, s. 226-227.
[24] Bk. İsmail, Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak: Çağdaş Türk Düşüncesinde Din, Siyaset, Tarih, Medeniyet, Dergâh Yayınları, İstanbul 2017, s. 248-249.
[25] Said Halim Paşa’nın Külliyatı, neredeyse burada ele aldığımız tüm konuları kapsar. Burada konumuzla alakalı olarak özellikle Taassub (s. 230-258) ve İnhitât-ı İslâm Hakkında (s. 260-317) bölümlerinin okunmasını tavsiye ediyoruz. Bk. Said Halim Paşa, Said Halim Paşa Külliyâtı, Hazırlayan: Vahdettin Işık, Ketebe Yayınları, İstanbul 2018, s. 230-317.
