O zaman, ben Kudüs’le nasıl kurtulurum? Kudüs’ü tenhalarda severek. Hani halk ozanımız Neşet Ertaş’ın “Bir tenhada can cananı bulunca” dediği türden. Kendinin dahi olmadığı bir tenha.
Nihal PAKIRDAŞI

Bilmiyorum. Bu cevabımı ehl-i sünnet alimlerinin âfirane bir gönülle “bilmiyorum demek ilmin yarısıdır” minvalinde dile getirmiyorum. Haddime de değil zaten. Tamamen cahilliğimin getirdiği bir cevap benimkisi. Çünkü biliyorum ki, tarihten bugüne kadar istisnai şahsiyetler dışında bu sorunun bizim gibilere sorulması yakışık almaz. Hele ki akleden bir kalbimiz yoksa. Ben öncelikle bu cevap hakkının, Kudüs’ün adı anıldığında iç çeken kişilerden ziyade, “ben Kudüs’le nasıl kurtulurum?” sorusunun cevabını kendine vermiş, kendini Kudüs’le kurtarmış şanslı insanlarda olduğunu düşünüyorum. Bu söylemimde yanlış anlaşılmak istemem. Kudüs konusu geçtiği vakit içi sızlayan gözü yaşaran Müslümanların bu hassasiyetlerinin, bir davayı unutmama, unutturmama noktasında kıymetli ve değerli olduğu kanaatindeyim. Yoksa aksi yönde ki bir düşünce bizi, Hz. Peygamber’in (s.a.v) “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki bu imanın en zayıf derecesidir” * hadis-i şerifi ile tezat duruma düşürür. Velhasıl kişinin “Kudüs” konusunda içi sızlamıyor, arada da olsa gözü yaşarmıyorsa elbette ki kendi müminliğini sorgulaması şarttır.
Peki, kelimede hafif pahada ağır “Kudüs nasıl kurtulur?” sorusunun cevabını kimlerden alacağız? Elbette ki ilk göz ağrısı “Kudüs” olanlardan. Mesela, Kudüs’ün ilk fatihi Hz. Ömer’den. Dünya tarihinin bir cilvesi olarak, adaleti ile öne çıkmış bu büyük halifenin bütün dinler için kutsal olan bir beldeyi fethetmesi hiç şüphesiz ki tesadüfi değildi ve birçok hikmete gebeydi. Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethettikten sonra kutlu beldede yaşayan diğer dinlerin temsilcilerine gösterdiği adil muamele bize gösteriyor ki; Kudüs’ün kurtuluşu için adaletli olmak, aranan şartlardan belki de en önemlisi. Mesela, Kudüs’ün haçlı işgali altında olduğu zamanlarda Bağdatlı bir marangozdan. Selahaddin Eyyubi henüz küçük bir çocukken, Bağdatlı marangoz dillere destan minberini yontarken, gün gelecek Kudüs’ü feth eden komutanın hazır ettiği minberi alıp yerine koyacağına dair diri tuttuğu inancı ve hazırlığı. Kudüs’ün kurtulacağına dair yürekten bir inancın yanında çalışmak, ter dökmek. Mesela, sık sık “Biz memur edilmediğimiz hiçbir işe yönelmedik” edebini şiar edinen Yavuz Sultan Selim Han’dan. Kudüs’ün kurtuluşu için tüm gayretinle elinden geleni yapmak ve sonrasında sabırlı olup zamanın gelmesini beklemek.
Neye hizmet ettiğinin bilincinde olup kutlu elçinin (s.a.v) önüne geçmeden ardı sıra yürümek. Mesela, ümmetin suskunluğunu Allah’a şikâyet eden; Şeyh Ahmed Yasin’den. Gücün bilekte değil yürekte olduğunu bilmek. Kudüs’ün kurtuluşu için aldığın niyette, yoluna çıkan tüm engellere rağmen azmetmek, canın pahasına davandan vazgeçmemek. Mesela, “Kudüs sevilmeden insanlığa girilemez” sözünün sahibi şair Nuri Pakdil’den. Bir güzeli sevmek için yanında olmaya gerek yok. Kuş, güle kavuşamadığı için bülbüldür. Geceler boyunca Kudüs’ün kurtuluşunu düşlemek ve söyleyemediğin takdirde ölecek gibi olmak. Mesela, Kudüs’te arefe günü evladını şehit veren annelerden. O anneler ki bayram sabahı Mescid-i Aksa sokaklarını süslerler. Bilirler ki esas hedef, içlerindeki İslâm’ın sevincidir. * Eğer o sevincin ölmesine izin verirlerse işte o zaman yenilgi gelecektir. İmanın ne kadar coşkunsa Kudüs çehresini sana o kadar açacaktır. Mesela, Kudüs’te taş atan çocuktan. Hakikat yolunda yapılan hiçbir eylem küçük değildir. Öyleyse; Kudüs’ün kurtuluşu için yapılabilecek hiçbir hayrı küçük görmemek. Mesela, gece teheccüd namazında Kudüs için gözyaşı döken bir piri faniden. Tüm güç ve kuvvetin Allah’ta olduğuna teslim olmak. “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!” * diye buyuran Rab’in karşısında bir gece vakti Kudüs’ün kurtuluşa ermesi için gözyaşları içinde dua etmek.
Malum, Kur’an’ı Kerim’in Fil Suresi’nde, tarihte ise “Fil Vak’ası” olarak bilinen olayda Hz. Peygamber’in (s.a.v) dedesi Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’ye “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin de sahibi var, O onu korur” şeklinde cevap vermiş, develerini geri istemişti. Kısaca, Fil Vak’asında Hz. Peygamber’in (s.a.v) dedesi bu güce karşı koyamayacaklarını anlamış, dua ve teslimiyetle Allah’a sığınmıştı. Mümin feraseti bilir ki; dini de Kâbe-i Muazzama’yı da Kur’an-ı Kerim’i de Mescid-i Aksayı’da, ezanı da inciri de zeytini de taşı da toprağı da çiçeği de böceği de seni de beni de tüm varlığı da Allah korur. Bu dünya hayatının bir cilvesi, bir imtihanı olarak Allah bizleri kıymetlileriyle imtihan eder ki o kıymetten çabamız ölçüsünde bizde nasiplenelim. Eşref-i mahlûkat olma yolunda adım adım ilerleyelim. Yoksa Kudüs’ü kurtarmak kulların ne haddine.
O zaman, ben Kudüs’le nasıl kurtulurum? Kudüs’ü tenhalarda severek. Hani halk ozanımız Neşet Ertaş’ın “Bir tenhada can cananı bulunca” dediği türden. Kendinin dahi olmadığı bir tenha.
“Kulunu (Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ı) bir gece, Mescid-i Harâm’dan kendisine bâzı âyetlerimizi göstermek için, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allâh, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilen, hakkıyla görendir.” *
*Müslim, Îmân 78. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17
*“İslam bir sevinçti kaplardı içlerini” mülhem. Sezai Karakoç, Çocukluğumuz.
*Furkân Suresi, 77. Ayet.
* İsrâ Sûresi, 1. Ayet.
