Bir İstiklâl ve Hürriyet Aşığı: Osman Batur

Osman Batur’un tarih sahnesine çıkışı, 1940’ların başıdır. 12 Şubat 1940’da Sarıtogay’da Akit Hacı’nın camisine yapılan saldırı ve baskın, büyük tepkiye sebebiyet vermişti. Bu tepki hareketinin başını, Irıs ve Esim Hanlar çekmekteydi.

Mustafa ÖZEL

Prof. Dr., FSMVÜ, İslami İlimler Fak.

“Bugün silah veren yarın canını verir. Benim Çinlilere verecek silahım yok. İstiyorlarsa gelip kendileri alsın. Korkanlar silahlarını teslim edebilirler”.·

Osman Batur

Kahramanlar, milletlerin zor zamanlarında ortaya çıkarlar. Ülkenin işgali, topraklarının sömürülmesi, halkın soykırıma uğratılması, kültür, tarih, din ve kimliklerinin yok edilmesi bu zamanların bazılarıdır. İstiklâl ve hürriyet, Allah’ın insanlara verdiği, doğuştan gelen duygulardır. İnsan doğduğunda belli bir yaşa kadar büyüklerini vazgeçilmez görür, onlara son derece bağlıdır. Zamanla kendi kişiliğini bulduğunda, bu bağ yeni bir içerik ve boyut kazanır. Bağı yine sürer. Ancak bu, ölçülü, dengeli, makul bir seviyede devam eder. Bir insan topluluğu “millet”, yaşadığı topraklar “vatan” niteliğini kazandığında burada iki şey olmazsa olmazdır: İstiklâl ve hürriyet. Bağımsızlığı ve özgürlüğü olmayanlar, millet olamazlar. Yaşadıkları topraklar da vatan olamaz.

Hatırladığım kadarıyla Doğu Türkistan ismiyle Kestanepazarı Derneği bünyesindeki İzmir İmam Hatip Lisesi yurdunda babaları, ataları oradan gelen arkadaşlar aracılığıyla tanıştım. Tipik bölge insanı görüntüsündeydiler. Arkadaşlarda ülkücülük vardı. Bende Doğu Türkistan’la özdeşleşen kişi, merhum İsa Yusuf Alptekin’dir (1901- 17 Aralık 1995). 1980’lerde okuduğumuz gazete ve dergilerde, sık sık karşımıza çıkardı İsa Yusuf Alptekin’in adı. Türkiye’de Doğu Türkistan demek, İsa Yusuf Alptekin demekti.

Bölgeden tanıdığım ikinci şahıs ise, Osman Batur’du (1899- 29 Nisan 1951). Osman Batur, Mısırlı yazar Necip Kiylani’nin Türkistan Geceleri isimli romanındaki kahramanlardan biriydi. Onun sadece bir roman kahramanı değil aynı zamanda gerçek bir kahraman olduğunu yıllar sonra öğrenecektim. Adı geçen romanın, Doğu Türkistan’ın ülkemizde tanınmasında ve bilinmesinde önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Necat Çavuş tarafından tercüme edilen eser, 1982 yılında Bürde Yayınları arasından çıkmıştı. Daha sonra Petek, Özgün, Kardelen, Beka gibi yayınevlerinden yayınlanan roman, Türkiye’de bant tiyatrolarının çok yaygın olduğu 80’li, 90’lı yıllarda bant tiyatrosu olarak da çıktı. Senaryo ve yönetimi Ahmet Mercan’a ait olan çalışma, önce Giz Ajans’tan sonra da Nüans’tan dinleyiciye ulaştı (1991). Kaseti, bugün Youtube üzerinden dinlemek mümkün.

Osman Batur ya da asıl adıyla Osman İslamoğlu, Altay’da doğan bir Kazak. İslam Bey ile Ayça Hanım’ın oğlu. Kendisini ve mücadelesini anlayabilmek için öncelikle yaşadığı bölgeye bakmak lazım. Coğrafya, dağlık ve çevresinde üç büyük ülke var: Çin, Rusya ve Moğolistan. İlk ikisi kültürel, ekonomik, tarihî ve askerî olarak çok güçlüler. Moğolistan, Ruslarla uzun yıllara varan tarihî, siyasî ve askerî ilişkilere sahip. Çin’e de karşı. Zorunlu olarak Rusya’nın, Sovyetlerin yanında yer alıyor. Dolayısıyla Doğu Türkistan’ın birçok açıdan hareket alanı sınırlı. Bir de topraklarının zenginliği var. Temel sorun da bu aslında. Komşuların bu topraklarda, bu toprakların altındakilerde ve üstündekilerde gözleri var. Geçmişte böyle olmuş, bugün böyle oluyor, yarın da böyle olacak. Komşularını düşmana dönüştüren bir zenginliğe sahip Doğu Türkistan. Cazibesi, etkileyiciliği çok fazla. İşte bu durum, Çin’in gözünü hep buraya dikmesine sebep olmuş. Ruslar da bu arzuyu taşımışlar. Ama onlar arzularını, Çin’e karşı Doğu Türkistanlıların yanında (!) olduklarını göstererek gerçekleştirmişler.

Osman Batur’un ve Doğu Türkistanlıların yaşadığı bölgeyi anlamak için, o dönemde cereyan eden siyasi gelişmelere de bakmak gerekmektedir. Çin’de Mançu hükümeti cumhuriyeti ilan etmiştir. Bu ilan, ülkede siyasi karışıklıklara, iktidar kavgalarına yol açmıştır. Güneydeki hükümetle kuzeydeki komünist hükümet arasında çatışmalar meydana gelmiştir. 1931’de sahneye Mao Zedung (26 Aralık 1893-9 Eylül 1976) çıkmıştır. Bu çatışmalar, 1 Ekim 1949’a kadar sürmüştür.

Çin’de bunlar olurken Rusya’da çarlığa karşı Bolşevik 1917 Ekim İhtilâli gerçekleşmiştir. Tabii bunları okurken Birinci Dünya Savaşı’nı (28 Temmuz 1914-11 Kasım 1918) da unutmuyoruz. Osman Batur’un mücadelesinin zirve yaptığı yıllarda meydana gelen ve bütün dünyayı alt üst eden İkinci Dünya Savaşı’nı da (1 Eylül 1939-2 Eylül 1945) aklımızda tutuyoruz. Sözün özü, Osman Batur’un yaşadığı yıllar, dünyanın iki kez paylaşıldığı yıllardır.

Osman Batur’un tarih sahnesine çıkışı, 1940’ların başıdır. 12 Şubat 1940’da Sarıtogay’da Akit Hacı’nın camisine yapılan saldırı ve baskın, büyük tepkiye sebebiyet vermişti. Bu tepki hareketinin başını, Irıs ve Esim Hanlar çekmekteydi. Çinli idarecilerin protestocuları tutuklamaya başlaması, olayları tırmandırmış ve halkın hükümet askerlerine karşı çıkmasına sebep olmuştu. Ömer Kul’a göre, silahlı bir çatışmanın yaşandığı bu olay, 1940 yılında Altay bölgesinde Çinlilere karşı sıkılan ilk kurşun olma özelliğini taşımaktadır.[1] Aynı yıl içinde bölgenin çeşitli yerlerinde Çin askerleriyle çatışmalar yaşandı. Zaman zaman anlaşma teşebbüsleri olmuşsa da Çinlilerin menfi tutumlarından, sözlerini yerine getirmemelerinden dolayı bunlar akim kalmıştır. Aralık ayında Irıs Han’ın vefatı ve ardından Esim Han’ın bir çatışmada şehîd düşmesi, Kazakların dağılmasına, başsız kalmalarına yol açmıştı. Osman Batur, her şeye rağmen mücadeleden vazgeçmemiştir. Burada 1941’den itibaren çocukları Şerdiman, Nimetullah ve Nabi, babaları Osman İslamoğlu’yla birlikte mücadele ettiklerine dikkat çekmek isterim. Doğu Türkistan’da gündemden düşmeyen konu, bölgedeki madenlerdir. Çinliler de Ruslar da her zaman madenleri elde etme arzularını gerçekleştirmenin yolunu aramışlardır. Bu hususta iş birliği yaptıkları, yardımlaştıkları bile olmuştur.

Çin’in bölge valisi Şın Şı-sey’in 5 Temmuz 1940’ta Altay’ın toprak zenginliklerini Ruslara vermesi, daha önce yapılan anlaşmayı yok sayması yeni bir isyanı tetiklemiştir. Bir sonraki yıl 10 Mayıs’ta Osman İslamoğlu’nun emriyle Altay’da görev yapan birçok Rus kurşuna dizilmiştir. 1942’ye sarkan isyan, Rus ve Çin askerleri tarafından bastırılamamıştır. İsyan ancak yoğun kar yağışı nedeniyle kışın durmuştur. Bahar gelip karlar eridiğinde Çinlilerin destek ve koruması altındaki Ruslar yeniden maden çıkarma teşebbüsünde bulunmuşlardır. Altaylılar madenlerini yabancılara çıkartmama, vermeme konusundaki tavizsiz tutumlarını sürdürdüler. Osman İslamoğlu, kendisine yapılan silah bırakma tekliflerini hiçbir zaman kabul etmedi. Yalnız kaldığı, kendisini güçsüz hissettiği zamanlarda dağlara çekildi, dağları kendine mesken tuttu. Çin valisinin, Urumçi hükümetinin baskılarına, yıldırmalarına aldırmadan istiklâl ve hürriyet yolundan hiç ayrılmadı. Onu zora sokan en önemli işlerinden biri, belki de ilki, bölgedeki bazı insanların Çinlilerle işbirliği içinde olmasıydı. Bu işbirlikçiler arasında Kazaklar da, Uygurlar da vardı. Bu sebepten çok kontrollü hareket etmesi, çok tedbirli olması gerekiyordu. Çinlilerin her yerde kendisini aradığı 1942’nin bahar aylarında, o kadar tedbirliydi ki, kaldığı yeri iki yardımcısı Nurgocay ve Kapas Batur’dan başka bilen yoktu.

Onu dağlardan indirmenin yolu olarak ailesini tutuklamayı, hapse atmayı bulmuşlardı. Çinliler 1942 senesinde Osman İslamoğlu’nun ikinci hanımını, üç oğlu ve beş kızını tutuklayıp hapse attılar. Bu da yetmemiş, tek erkek kardeşi Delilhan’ı zalimce katletmişlerdir. Davasından ve mücadelesinden vazgeçmesi için gönderdikleri elçiler ve aracılar işe yaramayınca bu kez kızı Pansiya’yı babasını ikna etmek için dağa göndermişlerdir. Ancak Pansiya’nın bırakın babasını dönmesi için ikna etmesini o da babasının yanında mücadele etmeyi tercih etmiştir.

İşte onun bu kararlı tutumu ve mücadeleciliği kendisini, adım adım Altay’ın kahramanı haline getirmiştir. 1943, Osman İslamoğlu ve yayındakilerin Moğolistan ile anlaşma yaptığı yıldır. Bu anlaşma ile bir miktar silah temin etmişlerdir. Aynı yılda Sovyetlerin de onlara sıcak davrandığı görülmüştür. Hem Moğolların hem de Sovyetlerin Osman İslamoğlu’na gösterdikleri bu ilgi ve yakınlığın, kendi dış siyasetlerinin gereği olduğunda şüphe yoktur. Bu gelişmeler, kendisinin güçlenmesine mühim katkılar sağlamıştır. Bunları gören Urumçi hükümeti İslamoğlu ile anlaşma ve uzlaşma yolları aramıştır. Ancak geçmişte yaşananlar, Kazak kahramana bunun bir taktik, bir oyalama olabileceğini öğretmişti. Komşu iki ülkeyle bu ilişkiler sağlanırken içeride, Altay’da Osman İslamoğlu’nun nüfuzu ve gücü artıyordu. 22 Haziran 1943 tarihinde Hür Altay teşkilatı tarafından Bulgun’da yapılan törenle kendisine “Han”[2] unvanı verildi. O zamana kadar gösterdiği kahramanlıklardan dolayı aynı tarihte “Batur”[3] ilan edildi. Bu tarihten sonra artık Osman İslamoğlu, Osman Batur olarak çağrılmıştır. Bu törene Sovyet ve Moğol temsilciler de katılmıştır. Bunu müteakiben Batur ilan edilen Osman, Temmuz 1943-Eylül 1945 yılları arasında Altay Geçici Halk Hükümeti’nin başkanlığını yaptı. İsimdeki “halk” kelimesi önemlidir. Çünkü Rusya’daki Bolşevik ihtilalinden sonra, Çin’deki komünistlerin adım adım iktidara yürüdükleri bir evrede, halk kelimesinin insanlar arasında zirve yaptığı bir dönemde bu kelimeyi kullanmamak, tarih dışına düşmek olurdu.

Osman İslamoğlu’nun “Han” ve “Batur” olması, onun millet nezdinde itibar ve gücünü de artırmıştı. Artık daha fazla insan çevresinde toplanıyordu. Bu da doğal olarak Çinlilerin kendisine karşı tutumlarını sertleştiriyordu. O günlerde Osman Batur Altay halkına hitaben bir mektup kaleme almıştır. Bu tarihî vesikayı dergimizin sayfaları arasında bulacaksınız. Mektubunun sonunda şöyle diyordu halkına: “Samimi ve sadık olarak bana katılın. Hepimiz birlikte Çinlilere karsı çıkalım.”

İçte gücünü artıran Osman Batur Sovyetler ve Moğollarla ilişkisini kuvvetlendirmeye çalıştı. Bu bağlamda 12 Haziran 1943 tarihinde Moğolistan’la yapılan görüşmeler sonucunda Sovyetlerin Doğu Türkistan’dan dışarıya mal çıkarmasına müsaade edildi. Karşılığında da kendisine silah verilecekti. Bunun resmi bir anlaşma olması, oldukça önemlidir. Sonraki aylarda Osman Batur, vur-kaç taktiğiyle Çinlilere karşı silahlı mücadelesine devam etmiştir. 1943 yılının kasım ayında bir çatışma esnasında yaralanan Osman Batur, gazi oldu. Moğollarla iyileşen ilişkiler neticesinde 1944 yılın ocak ayında Moğolistan devlet başkanı Mareşal Horloogiyn Çoybalsan (8 Şubat 1895-26 Ocak 1952), Moskova’ya gitmiş, Stalin’le görüşmüş, onlar için silah yardımı talebinde bulunmuştur. Yardımın alınmasından sonra iki lider ilk kez bu yılın şubatında görüşmüşlerdir.

Altay’da bu gelişmeler olurken Doğu Türkistan’ın diğer bölgelerinden iyi haberler geliyordu. Ali Han Töre (21 Mart 1885-28 Şubat 1976), Gulca’da bir isyan başlatmış, bu isyan neticesinde Doğu Türkistan Cumhuriyeti kurulmuştu. Kendisi de devlet başkanı seçilmişti.  Bu devleti ilk tanıyan, Osman Batur oldu. Kısa zaman sonra da Osman Batur, bu devletin Altay valiliğine atandı. Gelişmelerden oldukça rahatsız olan Çinli yöneticiler, Osman Batur’u durdurmak için ailesine bu kez daha sert ve acımasız bir harekette bulundular. 18 yaşındaki kızı Kabiyra ile 14 yaşındaki oğlu Baydolla’yı anneleri Mamey’in gözleri önünde paramparça ettiler. 11 yaşındaki oğlu Kâriy ve 9 yaşındaki kızı Sapiyan’ı da yirmi küsur metre derinliğindeki bir kuyuya attılar. Bu acıyı kaldıramayan anne, intihara yeltendi. Bu, Osman Batur’un hayatı boyunca yaşadığı en büyük acıydı. Ama bu cinayet de onu durduramadı.

Gulca Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin kurulması, Osman Batur için büyük bir umut kaynağı olmuştu. Ancak bu umut kısa sürede söndü. Sebep, yeni cumhuriyetin Sovyetlerin etkisi altına girmiş olmasıydı. Doğu Türkistan tarihindeki önemli olaylardan biri, Çin yönetiminin 19 Mayıs 1947 tarihinde Mesut Sabri Baykozi’yi (1887-1952) Sincan eyalet hükümeti başkanlığına getirmesiydi. Başkan, İstanbul Dârulfünûn Tıp Fakültesi mezunuydu. Baykozi, kendi sekreterliğine İsa Yusuf Alptekin’i getirdi. Bu gelişmeler, Sovyetleri rahatsız etti, ilişkiler bozuldu. Baykozi, sonraki yılın haziran ayında Osman Batur’u Urumçi’ye davet etti. 10 Haziran’da Urumçi’ye gelen Osman Batur Han, büyük bir ilgi ve coşkuyla karşılandı. Urumçi hükümetiyle kurulan bu ilişkiler Golca’daki yönetimi rahatsız etti ve Osman Batur Han’ın hain ilan edilmesiyle sonuçlandı. Olaylar çok hızlı gelişiyor, buna bağlı olarak da taraflar yer değiştiriyordu. Doğu Türkistan’da bunlar olurken Çin’de komünistler iktidara yürüyordu. 1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti ilan edildi ve meclis Mao’yu devlet başkanı seçti.

Çin Kızılordusu, 1949’un aralık ayında Doğu Türkistan’ı işgal etti. Yaşanan olaylar, Osman Batur’un, yanında kalan az sayıdaki adamıyla birlikte, 28 Ağustos 1950’de Makay’a çekilmesine yol açtı. Gittikçe kötüleşen şartlar, Doğu Türkistanlı liderleri yurt dışına göç etmeye zorlamıştı. Yapılan toplantıya Mehmet Emin Buğra, Canımhan Hacı, İsa Yusuf Alptekin, Osman Batur adına Nurgocay Batur ve Adil Bey katılmışlardı. Osman Batur, artık daha yalnızdır. Altay ve Kazaklar yorgun, Çin acımasız, Sovyet yönetimi kendi hesabının peşindedir. Burhan Şehidî, 26 Eylül 1949’da Doğu Türkistan’ı komünistlere teslim etmiştir. Buna karşılık Çin tarafından Sincan valisi olarak atanmıştır.

İstiklâl ve hürriyet peşinde olan Doğu Türkistanlılar için artık dağlardan başka sığınacak yer kalmamıştır. Osman Batur, komünist Çin’in işgaline direnmeye devam ediyordu. Yapılan silah bırakma tekliflerine olumsuz cevap veriyordu. İki seçenekleri vardı: “Ya silah bırakacaklar ya da savaşa devam edeceklerdi.” İleri gelenlerle yapılan toplantıda direnişe ve savaşa devam kararı çıkmıştı. Osman Batur başkomutan olarak seçilmişti. Yeni bir teşkilat ve yönetim oluşturulmuştu. Çinlilerle baş etmeye çalışan Batur Han’ın karşısına bir de Moğollar çıkmıştı. Çin bütün gücüyle dağlara yüklenmiş, Osman Batur’a aman vermiyordu. Komünistler dağ taş, dere tepe, her yerde yoğun bir hareket ve takip halindeydi. Osman Batur ve beraberindekiler, sık sık yer değiştirmek durumundaydı. Bir çatışmada oğlu Şerdiman yaralanmıştı. Çin, Osman Batur Han’ı yakalamak için 8. Kızılalay’ı görevlendirmişti. Alay, 10 Şubat 1951 günü Osman Batur üzerine harekete geçti. Elverişsiz ve kış şartlarında bulunan Osman Batur ve beraberindekiler, kendilerini savunmada başarısız kaldılar. Büyük bir ihtimalle de Osman Batur, 17 Şubat akşamında komünistlere esir düştü. 16 Mart 1951 tarihinde Urumçi’ye götürülen Osman Batur Han’a ağır işkenceler yapıldı. Kendisine vatan hainliğinden Amerikan ajanlığına kadar birçok suçlamada bulunuldu. Ancak hiçbir zaman eziklik göstermedi, vakarını bozmadı. Halkın kendisini aşağılaması için boynuna asılan suç listesiyle Urumçi sokaklarında dolaştırıldı. 29 Nisan 1951 Pazar günü kurşuna dizilerek şehîd edildi.

Yazımızı, komünistlerin Osman Batur Han’ı esir kızların çalıştırıldığı bir tekstil atölyesine götürdüklerinde, orada çalıştırılan kızı Azapay’a söylediği şu sözle bitirelim:

“Ben ölebilirim ama benim kavmim mutlaka yurdunu geri alır.”[4]

İnşallah diyerek, başta Osman Batur Han olmak üzere Doğu Türkistan’ın bütün şehîd ve gazilerine minnetle, saygıyla. Cümlesine rahmet niyaz ederim.


· Ömer Kul, Altay Kartalı Osman Batur Han, İstanbul 2019,  syf. 40.

[1] Ömer Kul, Altay Kartalı Osman Batur Han, syf. 36.

[2] “Hakan”, Türklerde hâkâna bağlı devlet başkanlarına veya müstakil beyliklerin başkanlarına verilen isimdir

[3] “Batur”, aslı Moğolca “bağatur” olup ve “bahadır, yiğit, kahraman” anlamına gelmektedir.

[4] Ömer Kul, Altay Kartalı Osman Batur Han, syf. 173.