Geçmişe hızlıca bir göz attığımızda Müslümanların kendi içinde ya da diğerleri ile olan ilişkilerinde zuhur eden sıkıntılı dönemlerin Peygamberimizin daha hayatında iken başlayıp daha sonra da kesintisiz bir şekilde devam ettiğini rahatlıkla görebiliriz. Bundan ötürü hayatın akışı içinde kaçınılmaz olan hüzün ve neşeyi birbirinin kardeşi olarak görme becerisini geliştirmek toplumların selameti açısından hayati önem taşımaktadır. Müslümanların dünya ve hayat algısı, sürekli olarak korku ve ümit arasında kalması, vasat ümmet olarak şahitlik görevini üstlenmiş olması, hayatın inişli çıkışlı, acı ve tatlı olaylarına karşı dengeli bir ilişki kurmasını kolaylaştırmıştır.
İsa ÖZÇELİK

Her toplumun önem verdiği bazı zaman dilimleri ve mekanlar vardır. Değer verilen bu zaman ve mekanlar kendisine atfedilen önemi, tarihsel bir olay ya da aşkın bir dokunuştan alır. Bayramlar toplumların hayatında bu bağlamda müstesna bir yer tutar.
“Neşe ve sevincin paylaşıldığı, beraberce yeme içmenin ve muhabbetin gerçekleştiği meclis” anlamına gelen bayram kelimesinin Arapça karşılığı olan “iyd” ise “geri dönüp sürekli tekrarlanan” anlamıyla toplumun ortak hafızasına ve birlik günlerine işaret eder. Ramazan ve Kurban bayramları, farklı coğrafyalarda yaşayan, değişik gündemlerin etkisi altında kalan ve kimi zaman kendi aralarında ciddi sorunlar yaşayan tüm Müslümanları aynı noktaya odaklayarak adeta zaman ve mekânı paranteze almaktadır.
Hem bayram kelimesinin etimolojisi hem de Peygamberimizden bu yana gelen Müslümanların uygulamaları, bayram günlerinin neşe ve mutluluk günleri olduğunu bize göstermektedir. Ramazan Bayramı’nın ilk günü ve Kurban Bayramı’nın dört gününde de oruç tutulmasının yasak olması, bu güzide günlerin hep beraber sevinç ve coşku içinde, karşılıklı ziyaretleşme ve ikramlarla geçirilmesi gerekliliğine işaret etmektedir.
Peki derin bir hüzne boğulduğumuz şu günlerde bayramı coşku ve mutluluk içinde geçirmek doğru mudur? Gazze’de her gün yüzlerce kişi ölüp yaralanırken, birbirinden korkunç katliamlara ve öldürülen binlerce çocuğa rağmen kendi eş, dost ve çocuklarımızla bayram coşkusuna girmek normal midir? Evet bu iç yakıcı sorular şu dönemde pek çok Müslümanın kafasında dolaşıp birbirlerine yönelttikleri vicdan muhasebeleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Benzer tedirginlikler Ramazan iftarları hakkında da ortaya çıkmıştır. Bazı Müslümanlar, Gazze halkı açken bizim burada iftar sofraları kurup başkalarını buralarda ağırlamamızın uygun olmayacağını söylemişlerdir. Kimisi kişisel olarak kimileri de dernek ve vakıf olarak bu iftarlarda harcanacak bütçenin Gazze halkına gönderilmesi tercihinde bulunarak güzel bir davranış ortaya koymuşlardır. Bazılarıysa Ramazan ikliminin yaşatılmasının İslam dünyası için hayati öneme sahip olduğuna dikkat çekerek dostlarla birlikte yapılan iftarların devam etmesine ama bu iftarların Gazze halkına yardım sofralarına dönüşmesine karar vermişlerdir.
Aslında ümmet coğrafyasında kan ve gözyaşı akarken bayram kutlaması yapmanın doğru olmayacağı görüşü yeni bir olgu değildir. “Bayramsa bayramınız mübarek olsun” şeklinde de söylemleşen bu anlayış, ümmet kurtuluşa kavuşmadan bayram kutlaması yapılmasına mesafeli yaklaşmaktadır. Ancak şu yakın tarihimize dahi baktığımızda savaş ve katliamdan uzak bir dönemin olduğuna pek rastlayamamaktayız. Sömürgecilik karşıtı kurtuluş mücadelesinden Afganistan işgaline, Cezayir’de İslamcılara yapılan darbe sonrası katliamlardan Bosna soykırımına, Doğu Türkistan’dan Çeçenistan’a, Mısır’dan Suriye’ye, Moro’dan Hindistan ve Afrika’ya kadar pek çok bölgede sayısız katliamlar yaşandı ve bir kısmında hâlâ bu acılar devam etmektedir.
Geçmişe hızlıca bir göz attığımızda Müslümanların kendi içinde ya da diğerleri ile olan ilişkilerinde zuhur eden sıkıntılı dönemlerin Peygamberimizin daha hayatında iken başlayıp daha sonra da kesintisiz bir şekilde devam ettiğini rahatlıkla görebiliriz. Bundan ötürü hayatın akışı içinde kaçınılmaz olan hüzün ve neşeyi birbirinin kardeşi olarak görme becerisini geliştirmek toplumların selameti açısından hayati önem taşımaktadır. Müslümanların dünya ve hayat algısı, sürekli olarak korku ve ümit arasında kalması, vasat ümmet olarak şahitlik görevini üstlenmiş olması, hayatın inişli çıkışlı, acı ve tatlı olaylarına karşı dengeli bir ilişki kurmasını kolaylaştırmıştır.
Müslümanların dengeli bir duruşa sahip oluşu, sevinç ya da hüzün derecesinin sürekli orta ayar bir seviyede kalıp hayatın monoton bir hale dönüşmesini gerektirmemektedir. Elbette kimi dönemler sevincin dışa vurumu asgari seviyeye düşürülüp eğlence ortamları sıfırlanabilir kimi dönemlerde ise coşkunun tüm toplumu sarıp sarmalaması gayet meşru ve arzu edilir bir hâl alabilir. Bu tepkilerin dozajının kişiden kişiye gruptan gruba farklılık göstermesinde de yadırganacak bir durum yoktur. Ancak aynı kıbleye yönelen, tek bir ümmet olduğunu söyleyen Müslümanların ortak acı ve sevincini, hakiki olarak hissetmeyen ve bunu öyle ya da böyle samimi bir şekilde dışsallaştırmayanların ümmete aidiyeti ile ilgili ciddi bir sorunu var demektir.
Bahsedilen sıkıntılı süreçlerden insanlığın tamamen uzak kalması pek mümkün gözükmediğine göre Müslümanlara düşen görev bu süreçlere uygun pratikler üretmek için büyük çaba sarf etmeleridir. Aslında zifaf gecesinden cihad alanına koşup şehit olan sahabe örnekliğini dinleyerek yetişen müminler için bunu gerçekleştirmek çok da zor olmasa gerekir. Filistin’deki yiğit mücahitlerin ve onlara sahip çıkan aziz Gazze halkının şu ana kadar ortaya koyduğu tavırlar da aynı yürüyüşün devamı niteliğindedir. Onlar da ellerindeki çok sınırlı imkanlara rağmen Ramazan ayının rahmet ve neşesini çocuklara yansıtmak adına birtakım faaliyetler yapmaktan geri durmamıştır.
Dünya Müslümanlarına düşen sorumluluk da Ramazan Bayramı’nı vakarlı bir şekilde idrak etmekten geri durmadan Gazze direnişini gündemleştirmek olmalıdır. Zira bayramlar bu konuda bizlere büyük imkanlar sunmaktadır. Öncelikle ailemizden başlayarak bayram ve Aksa Tufanı arasında nasıl bir ilişki kurabiliriz diye şimdiden kafa yormaya başlamalıyız. Aslında bundan sonra tüm Müslümanlar gelecek planı yaparken bunu Aksa Tufanı’yla bir şekilde ilişkilendirmek zorundadır. Aksa Tufanı, çivisi çıkmış, rotasını kaybetmiş günümüz dünyasına Allah’ın bir lütfudur. Bu lütuf bizim şer olarak gördüğümüz pek çok şeyi hayra çevirecek potansiyeli bünyesinde taşımaktadır.
Birlik, kardeşlik, dayanışma, infak, bağışlama, sevgi ve neşe kaynağı olan bayram ve öncesinde yapacağımız alışverişlerde mazlum kardeşlerimizi unutmayalım. Çocuklarımız harçlıklarının en azından bir kısmını Gazze’ye göndersin. Türkiye’de bulunan Filistinli, Doğu Türkistanlı, Suriyeli ve diğer muhacir kardeşlerimizle bayramlaşmayı unutmayalım. Yapacağımız ziyaretleşmelerde Kudüs bilincini yaygınlaştıralım. Nezaketi elden bırakmadan bayram ikliminin ortamına yakışır bir üslupla emperyalizmin, siyonizmin hedeflerini deşifre edelim. Boykot ve diğer sorumluluklarımızı uygun bir lisanla birbirimize hatırlatmaktan geri durmayalım.
Hüzne boğulmuş bayram neşesinin ümmetin birliğine ve dirilişine vesile olması duasıyla…
