Bîmâristanlarda Musiki Şifâsı

Şuûrî Hasan Efendi’nin Ta’dîlü’l-Emzice adlı eserinde ise bazı makamların günün belirli zamanlarında olumlu yönde etkili olduğu anlatılır. Buselik makamı kuşluk vaktinde, hicaz makamı ikindi, uşşak makamı öğle vaktinde etkilidir. Neva makamı akşam vakti etkiliyken, hüseyni makamı sabahleyin etkilidir.

Ayşe ŞİMŞEK

“Külliyenin içinde Medresetü’l Etıbba ve odalarında talebeler vardır ki, her biri daima Eflatun, Sokrat, Filbos, Aristotales, Galen, Pisagor gibi alimlerden söz eden olgun tabiplerdir, her biri bir fenne yönelip, hekimlik ilminde kıymetli kitaplara değer vererek, âdemoğullarının derdine deva bulmaya çalışırlar.”  

Evliya ÇELEBİ

          Şifâ veren hiç şüphesiz yüce yaradan’dır. “Ya şâfî” ism-i celiliyle şifâ verenin kendisi olduğunu, her türlü hastalığın şifâsını verenin sadece O’nun olacağını bize aktarıyor. Hekimliğin Hazreti Lokman’dan sonra piri olarak tanınan Hypocrite, “Tababetin babası Allah’tır, hastaların şifası Allah’ın kudret ve lütfu ile olur. Hekim ve ilaç sebeptir.” der. Yüce Yaradan’ın bu şifaya sebep olarak sunduğu vesilelerden biri de musikidir. Musiki mi? Nasıl yani? sorularını sorduğunuzu duyar gibiyim…

Günümüzde kulağımızın pasını silen melodiler, geçmişin en önemli şifâ kaynaklarından biriydi. Özellikle de ruhî problemleri olan insanlar üzerinde sağlıkçılar notaların gücünden yararlanmış; musiki ile tedavi çeşitleri geliştirmişler, pek çok hastasının da şifâsına sebep olmuşlar. Bîmârhaneler ise tarih sahnesinde bu tedavinin asıl merkezi olarak karşımıza çıkıyor. Son yıllarda ise yeniden gün yüzüne çıktı. Destekleyici bir terapi yöntemi olarak kimi hekim tarafından tercih ediliyor. Bu sebeple musikinin tedavi aracı olarak karşımıza çıkma serüvenini ve nerelerde kullanıldığını ele alan bir yazı hazırladım. Gelin şimdi müziğin sırlı şifasına doğru olan bu yolculuğa, beraber çıkalım.

 Sultan II. Mahmud’a Şifâ Olan Âyîn-i Şerif

Mevlevî tarikatine fevkalâde muhabbeti olan Osmanlı Padişahı II. Mahmud (1785-1839) çok defa çarşamba günleri Beşiktaş Mevlevîhânesi’ne gider, orada icrâ edilmekte olan Mevlevî Âyinleri’nde bulunurmuş. Bir gün Sultan Mahmud dahî Bestekar Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi’yi huzuruna çağırtmış. “Dedem Ferahfezâ makamını ne kadar sevdiğimi bilirsin, bu makamlardan da bir Âyîn-i Şerif bestelersen memnun olurum.” demiş. Dede Efendi bu emir üzerine derhal ferahfezâ makamından gayet renkli, çok ilginç ve sanatkârane bir ayin ile aynı makamda bir de peşrev bestelemiş. 1838 yılının sonlarına doğru II. Mahmud hastalanmıştır. Dede’nin son ayini olan bu şaheserin 18 Eylül 1839 tarihine rastlayan bir çarşamba günü Beşiktaş Mevlevîhanesi’nde icrâ edilmesine karar verilmiş. Herkes II. Mahmud’un gelmesini beklediği sırada, bir yaver dergâha gelerek rahatsızlıkları sebebiyle zat-ı şahanelerinin mukabelede bulunmasının şüpheli olduğunu ve ferahfezâ ayininin o gün muhakkak okunmasını istediğini, Şeyh Efendi’ye tebliğ etmiş. Beklenmedik bir anda Sultan Mahmut gelmiş ve bu olay dinleyiciler ile Mutrip Heyeti’nin şevkini artırmıştır. Ferahfezâ ayini, büyük bir aşk ve şevkle okunmuş. Mukabeleden sonra Padişah, Dede’yi huzuruna çağırtarak, “Çok rahatsızdım gelemeyecektim. Gayretle geldim. Fakat çok iyi yapmışım, Ferahfezâ ayini, bana hayat iksiri gibi tesir etti. Hamdolsun adeta iyileştim…” demiş. O gün bir afiyet bahşişi olarak, dergâhın şeyhinden başlayarak bütün dervişlerine hediyeler dağıtılmış.

Geçmişten Günümüze Musiki ile Tedavi

Musikinin kelime anlamı tek; ama gönüllerdeki tanımı çok. Bu tanımlardan bazıları hâlâ okuyup faydalandığımız bilim ve düşünce insanlarından çıkma. İçlerinden dikkat çekici olanları şöyle:

“Eflatun (429-347), ‘Musiki ruhu terbiye eden yegâne vasıtadır. Musiki Allah’ın lisanıdır.’ Pythagoras (585-500) ‘Musiki, birbirine benzemeyen muhtelif seslerden meydana gelen bir konserdir.’ Kant (1724-1804) ‘Musiki sesler vasıtasın ile birbirini takip eden güzel hisler ifade etmek sanatıdır.’ Weber (1786-1826) ‘Melodi insan ruhunun lisanıdır.’ der.” Tanımlamalara genel anlamda baktığımızda, musikinin her daim insana nasıl nüfuz ederek iyi geldiğinden bahsederler.

İslam medeniyeti tarihinde özellikle tasavvuf ekolü mensupları müzikle uğraşmış, kullanmış ve savunmuşlardır. Zekeriyyâ Er-Râzî (854-932), Fârâbî (870-950) ve İbn-i Sina (980-1037) müzikle tedavinin kurallarını oluşturmuşlardır. Özellikle İbn-i Sina musikinin insan bedenine etkisini incelemiştir. 1693 yılında öldüğü bilinen Osmanlı’nın şair hekimlerinden Şuûr-î Hasan Efendi, Ta’dîlü’l-Emzice adlı eserinde müzik bilmeyen hekimin tanı ve tedavide başarılı olamayacağından bahseder. Aynı zamanda Osmanlı’da hekimliğin şartlarından birinin de musiki bilmek olduğuna işaret eder. Musikiye her dönemde öylesine kıymet verilip faydalanılmış ki günümüzde bunca zaman geç kalınmasına insan şaşırmadan edemiyor.

Akıl hastaları için inşa edilen dârüşşîfâlarda, özellikle müzikle tedavi yönteminin uygulanması Türk tarihinde, çağın ne kadar ilerisinde olduğunu gözler önüne seriyor. 

Her Hastalığa Ayrı Makam Ayrı Zaman

Dönemin düşünürlerinden Fârâbî, “Musiki’ül-Kebir” adlı eserinde, Türk Müziği makamlarının insan ruhunda yarattığı etkilerini açıklamış. Buselik makamı insana kuvvet verirken, hicaz makamı alçak gönüllülük veriyor. Hüseyni makamı sükûnet ve rahatlık verirken, rast makamı ise insana sefa verir.

Şuûrî Hasan Efendi’nin Ta’dîlü’l-Emzice adlı eserinde ise bazı makamların günün belirli zamanlarında olumlu yönde etkili olduğu anlatılır. Buselik makamı kuşluk vaktinde, hicaz makamı ikindi, uşşak makamı öğle vaktinde etkilidir. Neva makamı akşam vakti etkiliyken, hüseyni makamı sabahleyin etkilidir.

Bimaristanlar: Şifa Kaynağı

Anadolu’da şifahaneler için bîmâristan, dârüşşîfâ, dar-üs-sıhha, darü’t-tıb gibi adlar kullanılırdı. Şifa yurdu anlamına gelen dârüşşîfâlarda verilen hizmet insanların sağlıklarını iyileştirmeye yönelikti. Sağlık kurumları arasında bîmâristan ismiyle bilinen kuruluş en çok dârüşşîfâ isminin yerine kullanılırdı.

Tarihte müziği hastane ortamında tedavi amaçlı ilk kullanan Türklerdi. Kındî’den başlayarak Fârâbî, İbni Sina ve Safiyyüddin Urmevî ile devam eden ve belirli ses aralıklarının terkibiyle oluşan yeni makam anlayışı tedavi amaçlı bu hastanelerde kullanılmaya başlanmıştı. İlk kez Selçuklular zamanında açılmaya başlanan bu hastanelerin sayıları Osmanlı döneminde de çoğalarak farklı bölgelerde faaliyet gösterdi. Anadolu’nun şefkat anıtları bîmâristanlarda haftanın belirli günlerinde poliklinik hizmeti ve yatarak tedavi yapılmaktaydı. Bu kuruluşlarda insan ayrımı yapılmadan kişilere sağlık yardımı yapılmakta ve kalacak yeri olmayan herkes için hizmet verilmekteydi.

Akıl ve sinir hastalıkları İslam dünyasında öncelikle Emevîler döneminde ilgi görmeye başlamıştı. Dolayısıyla bu hastalıklar için bîmâristanlara ayrıca bölümler eklenmeye başlandı. Ardından Abbasîler döneminde akıl ve ruh hastaları için ayrı bîmâristanlar kuruldu. Hatta bu bîmâristanlarda kadın ve erkekler için ayrı ayrı binalar yapıldı. Hastalara özel olarak ayrılan çeşitli çiçekler ve ağaçlarla donatılan bahçeler bulunmaktaydı. Hastalar hemşirelerin refakatinde bahçelere götürülüp doğayla hemhal edilirdi. Bazen de onlara Kur’an okunurdu. Rivayete göre İslami vakıflar bu hastalara hizmet etmek için iki kişi tahsis ederdi. Bu kişiler çeşitli işlerle görevlendirilirdi. Mesela her sabah hastaların kıyafetlerini değiştirirlerdi. Soğuk suyla banyo yaptırıp onlara temiz bir kıyafet giydirerek namaza götürürlerdi. Daha sonra Kur’an-ı Kerîm dinletip, açık havada gezdirip, güzel müzikleri ve sesleri dinletirlerdi.

Günümüzde öne çıkan birkaç bimaristan örnekleri bulunuyor. Bunlardan en önemlilerinden biri Amasya Dârüşşîfâsı’dır. Anadolu’da müzikle tedavi yapılan ilk hastane olarak bilinen Amasya Bîmârhanesi’nin kapı kilit taşında diz çökmüş vaziyette insan kabartması mevcut. Bu kendine has özelliği ile müzeye dönüştürülen yapıda, Müzik Tedavi Salonu bulunuyor. Bu salonda cerrahi operasyon ve tedavilerin yapıldığı biliniyor, ayrıca Sabuncuoğlu Kliniği ve o dönemdeki hastalara uygulanan müzikoterapide kullanılan musikinin temel aletleri sergileniyor. Tedavide uygulanan Türk Musikisi makamları hakkında detaylı bilgilerde edinebiliyorsunuz. 2011 yılından itibaren “Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin Tıp ve Cerrahi Tarihi Müzesi” ismiyle müze olarak kullanılıyor.

Yanı sıra Fatih Bîmâristanı günümüze ulaşamamışken, Divriği Ulu Camii’nin yanında bîmâristanı bulunmaktadır. Kayseri Gevher Nesibe Bîmâristan’ında ise on sekiz kısma ayrılmış odaların duvarlarında var olan ses kanalları yardımıyla hastalara müzik ile su sesleri verilerek tedavi edilirmiş. Süleymaniye Tıp Medresesi ve Bîmâristanı, Şam Nureddin Zengi Bîmâristanı da günümüze kadar gelen diğer mekanlardır.

Edirne Sultan II. Bayezid Bîmâristanı

            Edirne Dârüşşîfâsı’nda, musikinin ve su sesinin huzur verici tınıları taş duvarlarda yankılanarak şifâya dönüşmüş. İbn-i Sina’dan Fârâbi’ye; Selçuklulardan Osmanlılara uzanan köklü bir müzik terapi anlayışı, fiziksel ve ruhsal hastalıkların tedavisinde başarı ile uygulanmış. Evliya Çelebi’nin, “Orada öyle bir dârüşşîfâ vardır ki; dil ile tarif edilmez, kalem ile yazılmaz.” diyerek tanımladığı hastanesi, 400 yıl boyunca aralıksız olarak hastalara şifâ dağıttı. Uzun yıllar dertlilere deva olan bu şifâ yurdu, daha sonraki yıllarda, sadece akıl ve ruh hastalarının tedavi edildiği bir merkeze dönüşmüştür. On kişiden oluşan hanende ve sazende topluluğu, haftanın üç günü müzik sahnesinde yerini alır, her hastalığa göre farklı makam çalıp söylerlerdi.

Bu dârüşşîfâ, musiki ile terapi yapmak için mükemmel bir yapıya sahipti. Haftanın belirli günlerinde musiki grubunun yaptığı konserin sesi yankı oluşmadan dârüşşîfânın her yerine ulaşmaktaydı. Yine hasta tedavisinde musiki ile tedavi etmek dışında su ile koku da kullanılmaktaydı. Şadırvandan gelen su sesi hasta olan kişilere huzur verirdi. Bu dârüşşîfâda hastalar ücretsiz tedavi edilip, ilaçlarını temin edebiliyorlardı.

Ezcümle. Bu metin, üniversite yıllarımdan bu yana ilgimin giderek arttığı musiki eşliğinde hazırlanmıştır. Sizlerden istirhamım Neyzen Salih Dede’nin Uşak Saz Semaisi size nüfuz ederken şifa niyetine okumanızdır…