Necip Fazıl; Şairlerin Sultanı, Aydınların Rehberi Gönüllere Hükmeden Katıksız Dava Eri

Necip Fazıl’ın cesurca hakkı söyleyen sesi bütün inanan aydınlara, yazar ve düşünürlere cesaret verdi. Örnek ve model oldu. Nuri Pakdil ondan ilham alarak tamamen kendine özgü bir dille eserler veren bir başka yazar ve düşünürdür. İlhamla birlikte el aldığını da söyleyebiliriz. Ankara’da Hacı Bayram’ın, Arvasi’nin yurdunda Edebiyat dergisi mektebinde yiğit, sağlam bir duruş sergiledi. Şiir, edebiyat ve düşünce dünyamıza özgün, etkili, kaliteli eserler kazandırdı.

Kemal KAHRAMAN

Dr., Tarihçi-Yazar

Bir zamanlar şair sultanlar varmış. Medeniyet öyle gerektiriyormuş. Her sultan, siyasi işlerde olduğu gibi bir sanat dalında da zamanın önde gelen ustası olacak! Şair, hattat, musiki erbabı, marangoz. Hangisi olursa. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmiş, yeni bir çağ açmış ama Avnî mahlasıyla şiirler de yazmış. İlk defa bir divanda toplamış. Şu mısralar ona aittir;

İmtisal-i cahid ü fillah olupdur niyyetim

Din-i İslam’ın mücerret gayretidür gayretim.

Cihanı titreten, İslam’ın Hilafet sancağını Osmanlı’ya getiren Yavuz Sultan Selim, Selimî mahlasıyla ve Peygamber sevgisiyle şöyle yazmış; 

Kimse sensiz bulımaz Ḥaḳḳ’a vuṣūl

Feyz-i luṭfunla olur merd[i] ḳabūl

Raḥmeten li’l-âlemînsin ey Resūl

El-meded ey maʿden-i nūr-ı Ḫudā

Cihan Padişahı Kanuni Muhibbî mahlasıyla bakın neler yazıyor;

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat didükleri ancak cihân gavgasıdur
Olmaya baht ü saâdet dünyada vahdet gibi

Sultanların şairleri olduğu gibi şairlerin de sultanları vardır. Kaşgarlı Mahmut, Mevlana, Yunus, Fuzuli, Baki, Nedim, Şeyh Galip… Farklı zamanlarda, mekanlarda hep aynı inancı, aynı aşkı yazdılar. Türkistan’dan Endülüs’e Kazan’dan Hicaz’a uzanan coğrafyada inanmış insanların duygularını dile getirdiler. Şairlik de nesillere aktarılan, tevarüs eden bir mirastır. Büyük krizler büyük düşünceleri, şairleri doğurur. Milli Mücadele’nin destanını yazmak Mehmet Akif’e nasip oldu. Bir milletin “İstiklal Marşı” şairi, gözlerden ırak, garip bir şekilde vefat etti. Onun başına gelenler adeta bir başka büyük şairin habercisiydi. Ülkenin başına çöken sıkıntılara, krizlere destansı bir dille karşı durmak Necip Fazıl’a kaldı.

Yazımızın başında büyük sultanlardan şairlerden bahsetmemizin önemli bir nedeni vardır. Fatih, Yavuz, Kanuni belki sultandır. Yunus, Mevlana, Şeyh Galip belli bir dönemin büyük şairleridir. Ama hepsi aynı insandır. Necip Fazıl’la aynı davanın adamlarıdır. Bu topraklarda yüzyıllardır bayrak yarışı gibi devam ederek gelen çabalarla, gayretlerle ortaya konan büyük bir medeniyet birikiminin yapı taşları. Güzel niyetlerle, çabalarla atılan tohumlar, filiz vermek için uygun bir iklimi, insanı bekliyor. Necip Fazıl böyle bir birikime dayanmış, miras aldığı büyük davanın sorumluluğunu iliklerine kadar hissetmiş, okurlarıyla paylaşmaya çalışmıştır;

Ne ağır imtihandır başındaki Sakarya

Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

Nasıl bir mirası devraldığını güçlü mısralarıyla ifade eder;

Hani Yunus Emre ki kıyında geziyordu

Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu!

Necip Fazıl şiirindeki davudi sesiyle bu büyük davayı her fırsatta ortaya koydu. O aynı zamanda bir şiir geleneğini de devralmış durumdaydı. Batı şiirini yakından takip etmekle beraber, şekil ve ruh olarak klasik şiire sadık kalmaya özen gösterdi. Bazen Yunus oldu bazen Mevlana. Heceden, kafiyeden vazgeçmedi. Bu yönüyle döneminde yaygın olan şiir akımlarının dışında kendine özgü bir seyir izledi.   

Yazarların şairlerin eften püften sebeplerle hapse atıldığı otoriter bir dönemde yaşadı. Ülkeye dayatılan, Avrupa’da Rusya’da yükselen Milli Şeflik sistemlerinin bir benzeriydi. Çok partili dönemde bir ölçüde rahatlama olsa da temel yapı değişmedi.  On yıllık periyotlarla memleket sağdan ve soldan hizaya çekiliyordu. Eğitimde kültürde medyada bir toplum mühendisliği çalışması söz konusuydu. Onlara karşı çıkmak için üstadın, “Devrimbaz kodamanların viski içtiği kamıştan borularla yüreğinden kalemine kan çekmesi” gerekiyordu.

Ünü, makamı, varlığı bir kenara bırakıp kendini hizmete adadı. Gazeteciliği, konferansları, Büyük Doğu dergisi ve yayınlarıyla “Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını gediğine koymaya” çalıştı. Bu nedenle çıkardığı dergiler kapatıldı, kitaplar toplatıldı, yayınların arkasından yaka paça hapishanelere atıldı. Ama o yılmadı. Yazılarıyla, mısralarıyla, sözleriyle genç insanlara elini uzattı, zoraki bir kaostan çekip çıkarmaya çalıştı. Bir ölçüde başarılı da oldu. Bu topraklarda yerli ve milli düşünce adına ortaya çıkan kim varsa az veya çok ondan ilham aldı, cesaret aldı. Düşünce, sanat hatta siyaset geleneğimiz “üstat” olarak kabul edilen Necip Fazıl’a çok şey borçludur.

Kendisinden sonra üstat ünvanını devralan Sezai Karakoç, onun elverdiği şiir ve düşünce adamlarımızdan birisi, belki en önemlisidir. Karakoç adeta Necip Fazıl’la sonrakiler arasında bir katalizör görevi üstlendi. Katastrof devrinin bütün çalkantılarını içinde taşıyan Necip Fazıl’ın dünyasını zamana uygun düşen bir şekil ve üslupla yansıttı. Üstadın dev sancılarını daha sükunetli bir dönemin insanlarına kendine özgü mısraları ve satırlarıyla aktardı.

Diriliş adını verdiği düşünce ve ekol bir mektep gibi nice aydınların, şair ve yazarların yetişmesine katkıda bulundu. Diriliş dergisi ve yayınlarıyla bir bakıma Necip Fazıl’dan gelen büyük mirasın ruhu yeni bir açılım kazanarak kendini farklı bir dünyada yeniden ifade etme imkânı buldu. Geniş bir aydın kesimin birikimle bağlantı kurmasını, ona dayanarak yepyeni düşünceler, eserler ortaya koymasını sağladı. 

Necip Fazıl’ın cesurca hakkı söyleyen sesi bütün inanan aydınlara, yazar ve düşünürlere cesaret verdi. Örnek ve model oldu. Nuri Pakdil ondan ilham alarak tamamen kendine özgü bir dille eserler veren bir başka yazar ve düşünürdür. İlhamla birlikte el aldığını da söyleyebiliriz. Ankara’da Hacı Bayram’ın, Arvasi’nin yurdunda Edebiyat dergisi mektebinde yiğit, sağlam bir duruş sergiledi. Şiir, edebiyat ve düşünce dünyamıza özgün, etkili, kaliteli eserler kazandırdı.

Ankara’nın bir başka mektebi, yine Necip Fazıl’ın öğrencileri diyebileceğimiz Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Akif İnan gibi şair, düşünür ve yazarların kurduğu Mavera dergisi oldu. Bu ekolün özelliği Büyük Doğu ve Diriliş geleneğini devam ettirmesidir. Mavera mektebinde yetişen, isimlerini burada sıralayamayacağımız nice genç bugün kendi kitap ve dergilerini yayınlıyor. Necip Fazıl’dan gelen miras nesilden nesile aktarılıyor.         

Bunu ustadan çırağa geçen bir sanat gibi düşünürsek “üstat” gönülleri yoğuran zihinleri mayalayan öncü insanların yetişmesini sağladı. Mekteplerin mektebi oldu. Öyle ki kendisinden sonra ülkemizde yaşanan bütün kültürel ve siyasi gelişmelerde emeği ve katkısı vardır. Zaman geldi Sultanu’ş Şuara (şairlerin sultanı) ünvanını aldı. Devlet büyükleri en üst düzeyde ödül verdi, adına ödüller düzenlendi.

Aradan bunca zaman geçtikten sonra halen bu memlekette vatan ve millet üzerine iman ve gayret üzerine şöyle kuvvetli bir şeyler söylemek isteseniz aklınıza gelecek ilk şey onun dizeleridir. Nice nesiller onun mısralarıyla beslendi, hayat buldu. Necip Fazıl yazı ve şiir geleneği açısından bir bakıma bir dönemin son temsilcilerinden birisi oldu. Kolayca ezberlenen, güçlü bir sese sahip, vezinli kafiyeli şiirler yazdı. Ama onu vazgeçilmez kılan elbette sadece şekil özellikleri değildi. Bu toprağın sancılarını duyan, bir şeyler yapmak gerektiğine inanan insanlar hep onun mısralarında kendini buldu.

İnsanlık tarihindeki,  yakın tarihimizdeki mazlumları, sahte ve gerçek kahramanları, Peygamber efendimiz ve büyük öncülerin hayatlarını, alışkın olmadığımız veciz bir üslupla ortaya koydu. Gazete yazıları, tiyatro oyunları ve denemelerle destekleyerek günlük siyasette diri bir bakış için gereken donanımı sağladı. Onun dünyası sözünü sakınmayan, bedel ödemeye hazır, fedakâr, cefakâr bir dünyadır. Dava adını verdiği büyük mücadele yoluna bütün bir hayatını adamıştır.  

Necip Fazıl geçmişin büyük mirasıyla günümüz arasında yüksekçe bir yerde elini kaldırmış insanlara sesleniyor;

Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak

Haykırsam kollarımı makas gibi açarak.

Kısılması pek mümkün olmayan bu cüretkâr ve gür ses, zaman, insan değişse de mütemadiyen haykırmaya devam ediyor.