Almatı’dan Bize Kalan

Kazakistan özelinde, genel olarak Türkistan coğrafyasında yemekler et ağırlıklıdır. Elbette coğrafya, yemek kültürünü de şekillendiriyor; hayvancılık oldukça yaygın. Yemekleri yedikten sonra, her Türk’ün yaptığı gibi rastladığımız bir Türk restoranında çay içtik. Türk olduğumuz anlaşılmış olacak ki çayların bir kısmı ikram edildi. Çay faslının ardından otele döndük.

Zübeyir ŞEKERCİ

  Yaklaşık beş, beş buçuk saat süren uçak yolculuğunun ardından Almatı’ya varmıştık. Sabah namazının vakti çıkmaya yakın olması hasebiyle mescid aramaya koyulduk. İnternetten baktığımızda havalimanında bir mescid olduğu yazıyordu ancak bulamamıştık. Görevliye sorduktan sonra tarif edilen yere baktığımızda yine bulamamış ve son çare olarak yanımızdaki seccadeyi serip köşede bir yerde namazı eda etmiştik. İlk intiba kötüydü, Müslüman diyarında, kadim bir şehrin havalimanında “ufak” da olsa bir mescid olmalıydı. Yol yorgunluğunun vermiş olduğu dalgınlıkla konaklayacağımız yere araç ararken bir taksicinin davetine icabet edip nihayetinde dolandırıldık. 10 km kadar gitmemize karşın, ederinin belki on katından fazla para ödemiştik. İkinci intiba da pek iyi sayılmazdı; ancak “olanda vardır bir hayır” deyip otele yerleştik.

Almatı, Kazakistan’ın ulaşım, kültür ve tabiat açısından önemli bir şehridir. İsmin kökeni, Kazak Türkçesi’nde Alma Ata’ya, yani bir anlamda “Elma Diyarı’na” dayanmaktadır. Aladağlar’ın eteklerinde, 650-950 m yükseklikte kurulmuş bir şehirdir. 19. yüzyılda Rusların askeri kalesi olarak kullanılan belde, bir süre askeri merkeziyetini korumuştur. Tipik Rus emperyalizminin bir tezahürü olarak bölgede Slav iskanı gerçekleşmiştir. 1929’da Kazakistan’ın başkenti olan Almatı, büyük depremler sonrasında yeniden inşa edilerek bugünkü mimari hüviyetine kavuşmuştur diyebiliriz. Günümüzde, başkent Astana olsa da Almatı, Kazakistan için önemini korumaktadır.

Yemek için otelden, kaldığımız semtin merkezine doğru yola koyulduk. Bir tren istasyonunun yanından geçtiğimizde “orak” ve “çekiç” sembolleri göze çarptı. Sovyetler dağılsa da izleri kalmıştı. Zira şehrin mimarisinden peyzajına değin Sovyet mimarisi hâkimdi. Bunun yanında, doğal gaz boruları dışardan veriliyordu. Daha önce Özbekistan’da da gördüğüm bu manzara, maliyet ve sair sebeplerden ötürü tercihten ziyade zorunluluk diyebilirim. Sokakta dolaşırken bir anda doğal gaz kokusunu hissedebilirsiniz. Yaklaşık yarım saatlik yürüyüşün ardından samsa yemek için bir dükkana oturduk. Dükkanda çalışan bir hanımefendi, Türk olduğumuzu anlayınca, belki de dizilerden öğrendiği Türkçesiyle bizimle iletişim kurmaya çalıştı. Türkistan insanı bize hasbi bir ihtimam gösteriyor. Samsa siparişi verip yerimize geçmiştik.  Samsa, Türkistan coğrafyasının meşhur bir lezzetidir. İçerisinde koyun eti bulunan bir hamur işidir ve oldukça doyurucudur. Siparişlerimiz tam geldiği sırada, civarda bulunan Almatı Camii’nden öğle ezanı okunuyordu. Yol boyu İslam’ın rengine dair ne bir eser ne bir cami görmüştük; ancak yemek yediğimiz dükkanın yakınındaki camiden ezan sesi duymak bizi sevindirdi. Yemek bittikten sonra namaz için camiye yöneldik. Almatı Merkez Camii, 1890 yılında inşa edilip 1987 yılında yanan Tatar Camii’nin yerine yapılmış bir camii. Kubbesi, rengi ve şekliyle Kubbetü’s-Sahra’yı andırmaktadır. Küçük ve uzun minareleriyle dikkat çekici bir dış mimariye sahiptir. 1999 yılında açılan caminin kapasitesi de görece bir hayli fazladır. Caminin iç mekanı, Türkistan’dan esintiler barındırmaktadır. Yüksek tavanı ve geniş alanıyla ferah bir ortam sunmaktadır. Daha önce bir benzerini Özbekistan ve Paris’te gördüğümüz, taşınabilir küçük tahta sütunlar  burada da mevcuttu. Bunlar, namaz kılarken safın önünden geçilme ihtimaline karşı önlem mahiyetinde kullanılıyor.

Namazı kılıp bir süre soluklandıktan sonra, yol yorgunluğunu atmak için konakladığımız yere döndük. Dört beş saat dinlendikten sonra, akşam yemeği için tekrar dışarı çıktık. Yöresel yemekler yapan bir restoranda “lagman”, “şaşlık” ve “mantı” sipariş ettik. İçecek olarak komposto (Kazaklar kompot diyor) sipariş vermiştik. Kazakistan özelinde, genel olarak Türkistan coğrafyasında yemekler et ağırlıklıdır. Elbette coğrafya, yemek kültürünü de şekillendiriyor; hayvancılık oldukça yaygın. Yemekleri yedikten sonra, her Türk’ün yaptığı gibi rastladığımız bir Türk restoranında çay içtik. Türk olduğumuz anlaşılmış olacak ki çayların bir kısmı ikram edildi. Çay faslının ardından  otele döndük.

Ertesi sabah, erken vakitte kalkıp hazırlandık. Gezeceğimiz yer çok, vakit azdı. Bu yüzden acele etmek durumundaydık. Çağırdığımız taksi gelmişti. İlk hedefimiz Almatı Gölü’ydü. Aladağlar’a mesken olan bir buzul gölüydü. Bir saat süren yolculuk boyunca şehrin gökdelenlerle çevrili “yeni” yüzüyle tanışmıştık.  Soğuk Savaş’ın iki kutbu, Almatı’da adeta birleşmişti. Taksiden indik. Bir yerden sonra yaya olarak devam etmemiz gerekiyordu. Bir süre yürürüz ve göle ulaşırız, zannına kapılmıştık; ancak yanılmışız. Kırk dakikalık yürüyüşün ardından, bir saate yakın bir tırmanış gerektiğini anladık. Büyük Sovyet su borularının yamacında, insanların gidiş gelişleriyle oluştuğunu düşündüğümüz patikadan yukarıya doğru 600 metre tırmandık. Tırmanış esnasında Rus kökenli bir Kazakistan yerlisiyle karşılaştık. İsmi Alex olan, 60 yaşlarında olan amcaydı. Montunun altında Türk bayraklı bir tişört vardı. Bir süre sohbet ettikten sonra, fotoğraf çekilmek istediğimizde belki de korkudan tişörtü göstermek istemedi. Zira, Sovyetler bitse de yaşattıkları zihinlerde yaşamaya devam ediyordu. Tırmanış bittikten sonra bir süre daha yürüdük ve nihayetinde hedefimize varmıştık.

Almatı Gölü, Kazakistan bayrağına renk verir. Mavinin açık tonu, yeşillerle kaplı dağların önüne adeta set olmuş. İnsanın ufku açılıyor, içi kıpır kıpır oluyor. Bir süre mavinin yeşille olan birlikteliğini seyrettik. Birçok yerli ve yabancının uğrak noktası olan gölün çevresinde herhangi bir imarın yahut otelin olmaması, tabiiliği açısından kıymetliydi. Nitekim zirveye çıkışta “turistik” amaçlı bir yol çalışması da bulunmuyordu. Gölün yamacına indik. Suyun içine ayaklarımızı soktuğumuzda hissettiğimiz soğukluk bana Neratva Nehri’ni hatırlattı. Bir süre manzarayı izledikten sonra, anı olarak kaydetmek için fotoğraflar çektik. Dönüşte yetişemeyiz diye namazı orada eda etmiştik. Aşağı indikten sonra taksiyle merkeze döndük. İlk hedefimiz olan Almatı Gölü, aslında günün tek hedefiymiş. Bu kadar vakit alacağını tahmin edememiştik. Rotadaki diğer yerleri son günümüze sarkıtmak durumunda kaldık.

Almatı’da son günümüzün ilk durağı, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilere karşı üstün bir başarı gösteren bir Sovyet generalinin adı verilen tabiat parkıydı. Panfilov Parkı, geniş yürüyüş yolları ve peyzajıyla hoş bir park. Parkın içinde,  Sovyet kahramanı İvan Panfilov ve askerleri adına dikilen  bir anıt ve bir Ortodoks ibadethanesi olan Zeynalov kilisesi bulunuyor. Anıtı inceledikten sonra kiliseye geçmiştik. Tek bir çivi çakılmadan inşa edildiği söylenen bu Ortodoks kilisesi tuhaf bir ambiyansa sahip. Kilise, genellikle Ortodoks mimarisinde görülen ürkütücü ve ciddi havadan oldukça uzak.

Kiliseden sonra birkaç metro durağını gezdik. Tıpkı Taşkent’te olduğu gibi, Almatı metrolarının durakları da çeşitli resim ve süsleme sanatlarına sahipti. Avize ışıklandırmalarından işlemelere, resimlerden çiniciliğe değin her detayda estetik bir zenginlik hakimdi. Metro duraklarındaki bu cümbüş yine bir Sovyet geleneğine dayanıyordu. Milli Parkı’ndan metro duraklarına değin şehrin her noktasına nüfuz etmiş olan Sovyet paradigması hâlâ varlığını sürdürüyordu. Elbette, uzun yıllar boyunca her anlamda sömürülen Kazak halkı, İslam kimliğini ve Türklüğünü belli ölçüde kaybetmişti. Ancak,  bu durumun bizler için ibret verici olduğunu düşünerek ve çıkarmamız gereken dersleri heybemize koyarak Bişkek otobüsüne bindik. Almatı’ya veda ederken, bir başka Türkistan coğrafyasına yelken açıyorduk.