Cinayetten Beraat: Evde Kıyam

Gazze cihadının karşısında insanların ne yaptığından ziyade, Müslümanların ne yaptığı ve ne yapamadığını daha çok gündeme taşımalıyız, erenler.

Mustafa ESER

Yazar-Eğitimci

 “Çünkü yaşam nereye tutunursa oraya tutunur. Kayanın nemli çukurunda oluşur yosun. Çölün ilk kuru yelinde ölmeye yargılıdır. Ama hiç ölmeyecek olan tohumlarını saklar. Öyleyse, bu yeşillik belirtisinin yararsız olduğunu kim öne sürebilir?”

Antoine de Saint Exupéry— Kale

Alışmak cinayettir. Zira alıştığınıza şükredemez olursunuz. Şükredemez olduğunuz gibi, alıştığınıza öfkelenemez de olursunuz. İnsan alıştıkça çürür. Hayranlık bir makamdır sanki. Ümmi olanlar ve ümmi kalanlar, hayranlık makamında demlenirler. Hayranlığın mümkün olması için hayret gerekir. Hayret, bilmek ile sönebilir ama bilgelikle gürbüzleşir. Bilmek için çok malumata ihtiyacınız varken, bilgelik için akleden bir kalbinizin olması elzemdir. Ümmilik bilgiden ziyade, bilgelikle muhafaza edilebilir. Ümmi bir Nebi’nin ümmeti olan bizler, bilgece bir tavırla ümmi olmak için gayret sarf ederiz. Arif olanın ömür mesaisi, ümmi olmak gayreti ile dolar.

Bilgelik, Kur’an dilinde hikmet ile karşılanır. Hikmet; eşyanın hakikatini bilmek ve eşyaya hakikatine uygun bir muamele içinde olmak anlamına gelir. Varlığın Maliki Olan’ın, varlığı koyduğu yere rıza göstermek için bilge bir basirete ihtiyaç vardır. Varlık hiyerarşisine saygı duymayı gerektirir bilgelik. Bilgelik, yani hikmet; her şeyin pek çok açıdan ve katmandan birçok şey ile bağlantısı olduğunu gösteriyor. Müstakil bir vakıa, münferit bir olay; bağımsız ve bağlantısız bir olgunun olmadığını anlamayı sağlıyor. Kevniyat bir akış halinde. Mebdeden meada kuşatılamayan ve kavranamayan bu akış, bir tesbihat ile tek bir hakikati —bu bağlantısallığı— işaret ediyor. Gören gözler, işiten kulaklar ve anlayan kalpler için bu hercümerç, birbiriyle en azından bu paydada buluşuyor.

Geçmişin şimdiye, şimdinin de geleceği sâri olduğunu görmeyi sağlıyor bilgelik. Makam makam değişiyor bir de. Farklı zeminlerde farklı suretlere giriyor. Başka mizaçlarda başka siretlere dönüşüyor. Bilgi de etkiliyor bu başka görünmeyi, iman da etkiliyor. Gayret de devreye giriyor, haliyle niyet de. Cihadın da içtihadın da zeminini bilgelik oluşturuyor. Cihad üzere içtihat etmek de bilgelerin bilgeliği ile oluyor. Aklın da kalbin de ruhun da mücahedesi, bunların rabıtalarını keşfetmekle oluyor. Hem faillik makamı hem de mefullük makamı düğüm düğüm bağlanmış halde diyor bilgeler.

Bilgeler, alışma endişesi çektikleri için aşk ile “Ben bilmem.” zikri çekerler. Bilge insanlar, bildikleri bile aktarılsa kendilerine, bilgiyi bilmenin derdinde olmadıklarından; müstefid olma aşkıyla, yeniden ve yine aynı hayranlık makamı ile dinlerler mütekellimi. Zira aşk ile “hu” demek için bilgiye değil de niyetin temizliğine muhtaç olduklarını bilirler. Bilge insanlar, alışmamak için şimdinin hakkını vermek niyazıyla eşyanın hakikatine vakıf olmak isterler. Bu, onların yaşam lezzetini alır; lakin hayat kalitelerini artırır. Şimdinin hakkını vermek isteyen bilge aşk erleri, İbnu’l-Vakt mertebesi için azmederler böylece.   

Alışıyor insan. Hem de çok hızlı bir şekilde alışıyor. Alıştıkça uyumlanıyor. Her duruma ve her şarta uyumlanabilme kabiliyeti, insanın kendini ikna etme hercailiği ile el ele verip onun seyr-i sülûküne kocaman bir darbe indiriyor. Alışmak, alışanın dimağının uyuşmasına sebep oluyor. Alışınca ibadetler de ruhsuzlaşıyor. Alışınca kulluk da sorumluluktan sıyrılıyor. Bu uyumlanma, kuvvetle muhtemel bir yontulma ile oluyor. Güçlenmek için yapılan bir budama değil; taviz verilen, bir uyumlanma icra ediliyor. Köşeleri sivri taşlar, yontula yontula sivriliklerini kaybederek hiçbir şeye zarar vermez hale gelirler belki; ama herhangi bir yere tutunacak hiçbir çıkıntıları da kalmamış olur. Hatta, daha da devam ederse bu ilkesiz uyumlanma, onlardan geriye kumdan başka bir şey kalmaz olur.

Sanki İslam ümmetinin hâl-i pürmelâli, muktedirlerin kalıplarına ve imkânlarına ayak uydurmak zorunluluğu dolayısıyla, bu misaldeki kum gibidir. Hâlbuki Allah, bir binanın kurşunla kaynatılmış tuğlaları misali kenetlenmemizi salık vermişti bizlere. Başımıza ne geldiyse, işte bu parçalanmışlıktan geldi galiba.

Alışmak tuzağına düşenler, belki de yaptıkları işlerde uzmanlaşırlar. Uzmanlık, teknik dünya için bir kolaylığa ve nimete dönüşebilir; ama uzmanlaşılan alandaki mucizelere karşı, körleştirebilir uzmanı. Bu mahrumiyeti yaşamamak için, sık sık arınmalı insan. Durup düşünmeli ve üzerinde çalıştığı alanın da, tıpkı yeryüzünde gezip dolaşılınca görülecek mucizelerden olduğunu hatırlamalı. Yeryüzünde, Allah’ın nizamına işaret eden ayetlerden olduğu hep hatırda tutulmalıdır. Hakikatin tecellisini elindeki eşyada görebilmeli; böylece “eşyanın hakikati” derken ne kastedildiğini bilebilmelidir. Bunlar, bilgelik olmadan olmaz elbette. O halde, bilgeliğe talip olup eteğini gökten inen rahmete; gözünü ve kulağını ise yerde o rahmeti toplayan erlere dikmelidir.

Gazze’deki mücahitler, cihada alışmış halde değiller. Onlar, cihada aşıklar. Hem silahları ile cihad edenler hem de sabırları ve açlığa tahammülleri ile cihad edenler… Her gün, cihad eyleminin erdemi ile tazelenmekte ve ümmete, hatta insanlığa mucizevi pek çok tablo resmetmektedirler. Gazze cihadının müşahidi olan bizler ise alışmış haldeyiz sanki. Karnımız tok ve sırtımız pekken, mücahitlerin cihatlarına ara ara hayran oluyoruz. Ümmetin acizliği, şahsi acizliğimizden daha çok perişan ediyor bizi. Bu aşikâr hakkı savunmada bu denli nasıl âtıl olabiliriz? Birilerinin müsaade ettiği ölçüde, müsaade ettikleri sınırda ve müsaade ettikleri biçimde cihada destek olabiliyor olmanın zilletine de alışmış haldeyiz. Reelpolitik zeminin dayattığı rasyonel düşünme ıskalanmamalı, evet; ama bir de atan bir kalbimiz var. Vahşetin bize ulaşan görüntülerine bakan gözlerimiz var. Takatimizi, bu görüntülere tahammül etmeye kullanmanın zilleti bizi iyi kılar mı, bilmiyorum. Tarafımızın Gazze tarafı olması da bizi hesaptan kurtarır mı, onu da bilmiyorum.

Gazze cihadının karşısında insanların ne yaptığından ziyade, Müslümanların ne yaptığı ve ne yapamadığını daha çok gündeme taşımalıyız, erenler. Bu kumdan kale olan barınaklarımızın yerini, kurşunla kaynatılmış duvarlara çevirme mesuliyetimizi önümüze almalıyız. Gazze, hesabını Rabbine verecek. Onun hesabı Rabbi ile arasındadır. Peki, biz parçalanmışlığımızın hesabını Rabbimize verebilecek miyiz? Boykot gibi pasif bir direnme biçiminde dahi, elsizliğimizi ve kolsuzluğumuzu nasıl izah edeceğiz kendimize?

Umutsuzluk, inanan kalplere yakışmaz. İman demek umut demektir. Ama iman demek, önce iman edilene itimat etmek demektir. O’nun emirlerini bihakkın yerine getirince saadete kavuşacağına itimat etmek demektir. O halde, kalbimizdeki niyetten başlayarak bütün bu devasa organizasyonların amaçlarını tarumar edecek bir kararlılıkla ve azimle, mücahitlerinkine benzer kendi tünellerimizi kazmalıyız.

Alternatif bir yaşam biçiminden bahsetmiyorum. Asli yaşam şeklinden bahsediyorum. Mevcut gelişmelerden istifade etmeyelim demiyorum; ekini ve nesli fesada uğratmayacak bir gelişmişliğe ve derinliği inanalım, diyorum. Gazze cihadının öğrettiği azimle, tembellik ve gaflet bataklığından kurtulup aşk ile hem inşa olmalı hem inşa etmeliyiz, diye öneride bulunuyorum. Nereden mi başlayalım, elbette kaybettiğimiz yerden:

 “Ve Biz Mûsa ile kardeşine: “Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazı dosdoğru ve devamlı kılın ve iman edenlere müjdeleyin.” diye vahyettik.” (Yunus Suresi 87. ayet)