Bir Seyahatnameden Daha Fazlası: Kayıp Coğrafyanın İzinde

Kılınç, bütün bir İslam Coğrafyasını anlamayı ve anlatmayı hedefler. Bir söyleşisinde İslam coğrafyasına karşı vazifelerimizi şöyle dile getirmiştir: Sevgiyle yaklaşmak, bu sevgiyi bilgiyle taçlandırmak, olumlu-olumsuz önyargılardan kurtulmak, bütüncül bakmak ve sorumluluk bilincinde olmak.

Vahide Nur KAYAR

Taha Kılınç, geçtiğimiz yaz bünyesinde bulunduğum bir kurumda açılış konferansına davet edildiğinde; söyleşinin soru cevap kısmında Doğu Türkistan’da yaşadıklarıyla ilgili sorular geldi; zira Doğu Türkistan’dan döneli bir ay olmamıştı. Kendisi bu soruları cevaplamakla birlikte bir kitap yazdığını, kitabın yolda olduğunu belirtti. Büyük bir heyecan ve merak içinde o günden itibaren kitabın basımını bekledim. Ketebe Yayınları’ndan çıkan Kayıp Coğrafyanın İzinde, raflardaki yerini aldıktan birkaç gün sonra kitabı edinmiş ve mümkün olan en kısa sürede okuyup bitirmiştim. Peki, bu büyük heyecan ve merakımın sebebi neydi; tam olarak neyi bulmayı bekliyordum?

Öncelikle, Taha Kılınç —kendi tabiriyle “kalbinde Filistin’i bulunduran Merkez Coğrafya”yı— yani klasik olarak Ortadoğu diye anılan; kuzeyde Türkiye, doğuda İran, batıda Mısır ve güneyde Umman’ı içine alan bölgeyi tanımak ve tanıtmak için bilfiil gayret gösteren bir isimdir. Ancak onun çalışmaları yalnızca bu bölgeyle sınırlı değildir; Kılınç, bütün bir İslam Coğrafyasını anlamayı ve anlatmayı hedefler. Bir söyleşisinde İslam coğrafyasına karşı vazifelerimizi şöyle dile getirmiştir: Sevgiyle yaklaşmak, bu sevgiyi bilgiyle taçlandırmak, olumlu-olumsuz önyargılardan kurtulmak, bütüncül bakmak ve sorumluluk bilincinde olmak.

Öyleyse yüzyıllardır bir İslam coğrafyası olan Doğu Türkistan’a karşı vazifelerimizi ne kadar ifa edebiliyoruz? Sevgiyle yaklaşıyor muyuz, yaklaşıyorsak hakkında ne biliyoruz? Dolayısıyla kitabı okumaktaki öncelikli hedefim; bölgeyi araştırmış ve bizzat orada bulunmuş, İslam coğrafyasına yaklaşımıyla örnek aldığım bir Müslüman’ın gözünden Doğu Türkistan’ı anlamaktı. Kanlı canlı bir gerçeklik olarak varlığını sürdürse de gözümüzden ırak kalmış bu kayıp coğrafyayı keşfetmek istiyordum.

Kılınç, Doğu Türkistan yolculuğunu stratejik olarak daha uygun bulduğu havayoluyla Kazakistan, ardından karayoluyla Doğu Türkistan’a geçiş şeklinde planlıyor. Yolculuk öncesi hazırlıklar yapılıyor; cadde cadde, sokak sokak gidilecek güzergâhlar belirleniyor ve nihayetinde bu planlamada muvaffak olunuyor. Böylece bizleri Gulca’dan başlayarak sırasıyla Kaşgar, Yarkent, Hoten, Urumçi ve Turfan’a götürüyor. Adımlarımızdan önce zihinlerimizin yola çıkması gereken bu sefere katılmak boynumuzun borcu; adımlarımızın da gidebileceğini görmek için. Gözden uzak olan, gönülden de uzak olmasın diye.

Kılınç’ın kitabı yazmaktaki hedefleri arasında; Müslüman Uygurların gerçekliğini aktarmak, geleceğe bir kayıt ve kanıt bırakmak ve Doğu Türkistan havzasının coğrafi, tarihi ve kültürel olarak daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmak vardır. Kitabı okuduğunuzda bu hedeflerin gerçekleşmesi için titiz bir çalışmanın yapılmış olduğunu göreceksiniz. Hem önemli şahsiyetlerin tanıtımı hem de tarihi arka planın verilmiş olması, kitabı bir seyahatnameden fazlası yapıyor.

Detaylı fotoğraflarla desteklenen kitabın boyutu, bir ders kitabı gibi çalışılmasına olanak verdiği için oldukça uygundur. Kitabın bölümleri şehir şehir ayrıldığından mütevellit, her bölüm bitişinde o şehre dair bütüncül bir bakışınız ve hissiniz oluşuyor. Kapağa gelecek olursak, ilk olarak dikkat çeken unsur; bütün heybeti ve güzelliğiyle Kaşgar’ın kalbi İydgâh Camii ve Doğu Türkistan mavisi bir gökyüzüdür. Dikkatli baktığınızda caminin arka planında bulunan haritayı görebilirsiniz. Ayrıca en alt kısımda, Taha Kılınç ve yol arkadaşı Hulusi Beyin üç ayrı vakitte camiyi ziyaret etmelerine rağmen namaz kılmak için “icazet” alamamalarına adeta bir atıf olarak dikenli teller bulunuyor. Son sayfa ise —tavsiye metinlerden öncesi— Çinli diplomat, siyasetçi ve istihbarat uzmanlarına ayrılmış. İslam’la topyekûn mücadeleyi kazanabilen ve İslam’ı tümüyle ortadan kaldırmayı başarabilen bir devletin bulunmadığı; “radikallikle mücadele” adına, bütün bir halkın tarihi, milli ve dini kimliğinin kodlarıyla oynamanın Çin’e başarı sağlamayacağı ve bu Çinlileştirme siyasetinin Çin açısından yenilgiyle sonuçlanacağı kendilerine hatırlatılmış.

Değinilmesi gereken bir diğer önemli husus da kitabın Müslümanlar ümitsizliğe kapılsın diye yazılmamış olmasıdır. Bu durum, Özbekistan gerçekliğiyle kıyaslanarak şu şekilde ifade ediliyor (syf.186):

“… Bugün Doğu Türkistan’da ne yaşanıyorsa aynısı— hatta zaman zaman daha şiddetlisi— Özbekistan’da yaşandı. Kerimov’un ölümünün ardından, Özbekistan bugün çok daha özgür; bazı siyasi handikaplar hala aşılamamış olsa da İslami hayata uygulanan pek çok kısıtlama kaldırılmış durumda. İslam’ın her türlü tezahürüne uygulanan bir asırlık vahşi kuşatma çok çarpıcı ve sürpriz bir netice verdi Özbekistan’da: Baskılar neticesinde doğrularla beraber yanlışlar da ortadan kaldırıldığı için, halk İslam’ın en saf, en kitabi ve ilmi haliyle kucaklaşıyor şimdi. Aynı senaryo Doğu Türkistan için de gerçek olabilir mi? Bugün konulan katı yasaklar zamanla kalkabilir mi? Neden olmasın? Biz ümidimizi korumakla mükellefiz.”

Son olarak, Çin’in İsrail’den bir farkı olmadığını ifade etmek istiyorum. Tüm dünyanın gözü Gazze’ye çevrildiği gibi Doğu Türkistan’a da çevrilecek. Bundan sonra Çin’in yaşananları gizleme olanağı kalmadı. Kılınç, Taksim Camii Kültür ve Sanat Merkezi’nde gerçekleşen kitap lansmanında İngilizce de dâhil, kitabın farklı tercümelerin yapılacağının müjdesini verdi. Çin hükümetinin kitabın basılmaması için harekete geçtiğinden de bahsetti. Bu çabalarının boşa çıkması sonucu elimizdeki kitabı okuyabiliyoruz. Doğu Türkistan meselesini daha ciddi ele almak, bölgeyi incelikleriyle öğrenmek istiyorsak bu çalışmanın kıymetini bilmeli ve defaatle okumalıyız. Bu süreçte kendinizi bir an Yusuf Has Hacib’in kabrinde, bir an Satuk Buğra Han’ı, Kaşgarlı Mahmud’u anarken; bir an Mehmet Emin Buğra ve onun gibi nice Uygur davasının kahramanlarının memleketlerinde bulabilirsiniz.