İNSAN GÜVENLİĞİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK

Somali’de, Burma’da ve hatta yanı başımızdaki Azerbaycan’ın 2020’de verdiği Karabağ Savaşı’nda dahi Batı, kendi kavramlarında boğulmuştur. Güvenliğe, kalkınmaya ve yardıma konu olan “insan” asla Batı kafatasının ürünü olmayandır. Hristiyan olsa dahi aforoz edilen Doğu kiliseleri de buna dâhildir, iş birlikçisi Bereketli Hilal toplulukları da. Hal böyle iken kim, hangi evrensel ve insani yaklaşımlardan söz edebilir?

Şehnaz FINDIK

Soğuk Savaş dönemi bilhassa Yumuşama (Detant) Dönemi ile başlayan süreç, insan, birey odaklı kalkınma ve insan hakları kavramlarının öne çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu sürece dikkat çeken ilk önemli belge olan 1975 tarihli Helsinki Sözleşmesi, beraberinde birtakım yükümlülükler, dikkat ve çabayı doğuran önemli bir girişim olarak telakki edilmiştir. Güvenliğin, ekonomik refahın ve insan haklarının öncelikle işlendiği bu önemli belgede aslolan, “üçüncü dünya”nın kolektif şekilde güvende ve kontrol altında tutulmasıdır. 1980’li yıllara gelindiğinde bu duruma insan hakları şemsiyesi altında kurumsal bir nitelik kazandırılmaya çalışılmıştır. Daha çok aktivist ve akademik söylemler şeklinde ortaya çıkan bu yeni kavrama “İnsan Güvenliği” denmiştir. Peki, bahsi geçen “insan” kimdir? Neden hala güvende değildir? Gelin önce bir yaklaşım olarak sunulan bu “insan güvenliği” kavramı nedir, ona bakalım.

İnsan güvenliği, insanın yaşamı için hayati kabul edilen temel özgürlüklerin korunması demektir. İnsan ve insan topluluklarının korkudan emin olması, yarın öbür gün devlet elden giderse ben ne yaparım diye kara kara düşünmemesi ve geleceğe yönelik yoksulluk ve açlık endişesi duymamasıdır. Yani teoride izahı budur. Ancak bu işin maliyeti ve siyasi yönü itibariyle yeni bir “idealizm” yaratması kaçınılmaz olmuştur. Kim, neden bu yükün altına girmelidir? Üstelik daha büyük bir sorun vardır: Batılı değerlerin “insan” olarak değer atfettiği hayvan-ı nâtık ne hikmetse bu coğrafyada bulunmayabilmektedir. (Bakınız: Afganistan, 21. yüzyıl.)

İnsan güvenliği münferit bir kavram olarak Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) 1994 tarihli İnsani Kalkınma Raporu ile gündeme gelmiştir. Bu rapor ile söz konusu insan güvenliği kavramı küresel sistem içerisinde yeni bir güvenlik tartışması ortaya çıkarmıştır. İnsan güvenliği yaklaşımının izah ettiği temel fikir, güvenliğin bir bütün halinde ele alınmasının gerekliliği olmuştur. Raporda, insan güvenliğinin evrensel olduğu ve bu evrenselliğin ekonomik, sosyal, çevresel ve kültürel alanların kalkınmaya açık şekilde endişeden uzak olmasına vurgu yapmaktadır.[1] Kavram, bir yaklaşım olarak insanları kritik, şiddetli ve yaygın tehditlerden ve bu durumların yarattığı tüm yıkımlardan korumak anlamına gelmektedir. Yani insan güvenliği insanların güçlü yönlerine ve refah yaşam taleplerine dayanan süreçleri kullanarak hayatta kalma, geçinme ve saygınlığı sağlamaya yönelik yapılan her türlü çalışmaları kapsamaktadır.[2] Bu anlamda insan güvenliğine yönelik faaliyetler politik, sosyal, çevresel, ekonomik, askeri ve kültürel sistemler yaratmaktır. Tabii, bu durum askeri, kültürel ve daha birçok sahada uluslararası bir iş birliğini elzem hale getirmektedir. Yoksa bu kadar afili bir kavramın mali yükünü kim kaldıracaktır? Konuşması nasıl da kolaydır.

Uluslararası iş birliği demişken, daha evvel insani hukuk kapsamında oluşturulan Soykırım Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin insan güvenliğinin ana hatları ve uygulama alanları konusunda yetersiz kaldığını belirtmekte fayda vardır. Özellikle Bosna’da 1992 yılında patlak veren savaş, insan güvenliğinin kolektif güvenlik kapsamında değerlendirilmesine sebep olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Balkanlar’da yaşanan siyasi dönüşümler Bosna ve Sırbistan’ı karşı karşıya getirmiş ve 1992’de başlayan savaş, bölgedeki tüm dengeleri değiştirmiştir. Öyle ki BM, Bosna’daki uygulamalarında ABD ve Avrupa Topluluğu’nun tüm girişimlerine rağmen bölgesel istikrarın ve bilhassa insan güvenliğinin tesis edilmesinde yetersiz kalmıştır. Tarihler 7 Nisan 1992’yi gösterdiğinde BM Güvenlik Konseyi 749 sayılı kararla Yugoslavya’ya UNPROFOR (Birleşmiş Milletler Barışı Koruma Gücü)’u göndermeyi kararlaştırmıştır. Ancak bölgedeki güvenliğin tesisi ve savaşın son bulması için BM tarafından gönderilmiş olan ve adına “Mavi Bereliler” denilen Barış Koruma Gücü Birlikleri üye devletlerin operasyon için gereken finans desteğinin sağlanması noktasında yetersiz kalmış ve ihtiyaçlara sayıca cevap verememiştir. 1993’te “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenica’da yaşanan soykırım ve ihlaller, BM için insan güvenliği ve koruma sorumluluğunda başarısız bir örneği olarak tarihe geçmiştir. Sorulması gereken çok fazla soru vardır. Bosnalılar Müslüman olduğu ve dahası Osmanlı bakiyesi bir toplum olmaları hasebiyle “Türk” olduğu için mi insandan sayılmamıştır? Evet, bahsi geçen “insan” kimdir ve hala niye güvende değildir sorusu evvela tekrara muhtaçtır.

BM’nin Bosna deneyimi uluslararası müdahalenin insanları etnik temizlikten ve kitlesel insan hakları ihlallerinden nasıl koruyabileceğine dair tartışmalar yaratmıştır. Sivillerin korunmasını amaçlayan sığınaklar, uçuşa yasak bölgeler veya insani yardım koridorları gibi yeni uygulamalar ortaya çıkmıştır. Savaş suçlarının adil yargılanmasına yönelik adalet mekanizmaları, savaşı finanse eden kaynakların şeffaflığı ve hesap verilebilirlik, barışı koruma operasyonlarının insan güvenliğine yönelik düzenlenmesi gibi uygulamaları içeren çeşitli teklifler zamanla uluslararası müdahalenin doğasında değişimler yaratmıştır. Böylelikle askeri operasyon olarak görülen birçok uygulama klasik askeri müdahale türlerinden ayrı olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Ancak bugün hala büyük bir iştiyak ve iştahla Libya’ya insani müdahale ve koruma sorumluluğu kapsamında müdahale eden ittifak güçlerinin, Suriye’deki kıyımı durdurmak için harekete geçmemesi tuhaftır. Yoksa Heywood’un da dikkat çektiği gibi Batılı güçler Libya’daki petrol ve diğer kaynakların kontrolünü ele geçirme isteğiyle oradaki şiddete son verip acıları dindirirken; beklentilerin aksine Suriye’de yeterince kaynak mı yoktur?[3] Batılı güçlerin yalnızca çıkarlarının söz konusu olduğu durumlara müdahale etmesini Batılı bir teorisyen olan Heywood bile sindirememişken Müslümanların içinde bulunduğu kabullenme biçimi nasıl izah edilmektedir?

Peki, “yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı” ile irtibatlandırılan temel bireysel haklar; liberal yaklaşıma ve uluslararası toplumun koruma yükümlülüğüne bağlı olduğu doğal haklar ve hukukun üstünlüğü kavramları söz konusu insan güvenliğine tesir edebilmiş midir? İnsan hakları kavramı bir yönüyle devlet ve vatandaşı arasındaki siyasi bir “güvenlik” sorununa işaret etse de temelde beslenme, sağlık hizmetlerine erişim, bulaşıcı hastalıklardan korunma ve eğitim hakkı gibi konularda birleşen bir uluslararası siyaset meselesidir. Daha çok siyaset üstü bir anlam atfedilen insan hakları kavramı, uluslararası hukuk ile paralel bir çizgide evrensel bir mahiyet kazanmıştır. Yani teoride izah yine böyledir. Bu haliyle insan güvenliği konusunun insan hakları ile olan bağlantısının onu evrensel ve hukuki bir statüye taşıdığını söylemek mümkün müdür? Mesela bu evrenselin bir ayağı da Çin’de midir? Yoksa Çin, evrenselin de bacağını kırmış mıdır? Öyle olmasa Doğu Türkistan’da yaşanan soykırıma ses vermek için borsaları, dış ticaret hacmini ve mali yaptırımları düşünmek zorunda olan Batılı devletler sisteminin mutlaka bir açıklaması olacaktır. Bir Müslümana yakışır şekilde hüsnü zan(!) ile düşünecek olursak, Çin zulmüne dur diyen Batılı devletler sisteminin her bir ferdinin amel defteri muhakkak ki tertemizdir. Sahi, bir Müslüman’a hangi düşüncenin yakışacağını yüz yıl evvelden tasarlayan Batılı paradigmanın güvenliğe konu ettiği “insan” hala ortada yoktur.

Bilhassa insan güvenliği için bireylerin sosyal fırsatlar, toplumsal refah, imkânlara kolay erişim gibi konulardaki taleplerine cevap verebilirlik durumu göz önüne alındığında az gelişmişlik ve yoksulluk sorunları birer engel teşkil etmektedir. Haliyle söz konusu engellerin insan haklarının evrenselliği kapsamında ortadan kaldırılması gerekir. Bu minvalde gıda, sağlık, nüfus artışı, fırsat eşitsizliği, göç, uyuşturucu kaçakçılığı ve terör gibi tehdit türleri insan güvenliğinin konusu kapsamında değerlendirilmiştir. Ancak pratikte üzerinde düşünülmesi gereken tüm bu konular eyleme geçirilmesi yönüyle hatalıdır. Somali’de, Burma’da ve hatta yanı başımızdaki Azerbaycan’ın 2020’de verdiği Karabağ Savaşı’nda dahi Batı, kendi kavramlarında boğulmuştur. Güvenliğe, kalkınmaya ve yardıma konu olan “insan” asla Batı kafatasının ürünü olmayandır. Hristiyan olsa dahi aforoz edilen Doğu kiliseleri de buna dâhildir, iş birlikçisi Bereketli Hilal toplulukları da. Hal böyle iken kim, hangi evrensel ve insani yaklaşımlardan söz edebilir?

Sonuç itibariyle insan güvenliğinin yeniden formüle edilmesi ve olması gereken hale getirilmesi, ancak ufku, amacı ve kaygısı insan olan bir medeniyetin liderliğinde mümkündür. İnsanı sömüren, onu benliğinden koparan ve metalaştıran Batılı düşünce biçimleri insanı yaşatan bir ülkü ortaya koyamadığı gibi insana dair herhangi yapıcı bir sistem de ortaya koyamaz. Aslolan akla, kalbe ve hakikate dayanmış ve hızını merhametten alan bir “insan güvenliği” tesis etmektir. Bu ise Müslümanca düşünmenin özüne vakıf olduğumuzda kendini gerçekleştirecektir.


[1] UN Human Development Report, (1994), http://hdr.undp.org/sites/default/files/reports/255/hdr_1994_en_complete_nostats.pdf

[2] UN Human Development Report 1994, 22-23.

[3] Andrew Heywood, Politics, (New York: Palgrave Macmillan, 2013), 414.