Filistin’in kaybedilmesi aynı zamanda buraya komşu olan ülkeler için de büyük bir tehlikedir. Filistin halkı, komşuları ve burada olup bitenlerin farkında olanlar kesin olarak biliyorlar ki, Yahudiler kesinlikle burada İsrail etnik kökenine (dinine) dayalı bir devlet kurmak kararındadırlar; (diğer bir ifadeyle) para gücü ile Hz. Süleyman’ın hükümranlığını yeniden diriltmek istemektedirler. Zira Yahudiler, İngiliz devletinin savaş gücü yanında dünyanın ekonomik gücünü de ellerinde bulundurmaktadırlar.
Mülayim Sadık Kul

İnsicam’ın, bu sayısını Gazze olarak belirlemesi geç kalmış bile olsa yine de takdire şayan bir adım. Bu adıma küçük bir katkıda bulunmam istenildiğinde bunu cana minnet bildim. Zira dertli ve duyarlı tüm Müslümanlar gibi bu satırların yazarı da bazı maddeleri boykot etmenin yeterli olmayıp bunun ötesinde bir şeyler yapılması gerektiğinin farkındaydı.
Yaklaşık on bir ay sonrasında hayat hala devam ediyor ve Gazze büyük ölçüde kaderine terk edilmekten kurtulamıyordu. Maddi gücü elinde bulunduran müstekbirler, her türlü desteği vermekten çekinmeyerek bu zulme açıktan ortak olabiliyorlardı. İslam coğrafyasında yönetimi ellerinde bulunduranlar ise “her zaman olduğu gibi” sadece kınamaktan öte bir şey yapmayarak meydanı zalimlere terk etmiş gibiydiler.
Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler’de alınan bazı kararlar ise bir haber olarak zikredilmenin ötesinde bir anlam ifade etmiyordu. Batılı ülkeler anayasalarının ilk maddelerinde koruduklarını ilan ettikleri; insan hak ve hürriyetlerini ayaklar altına alma pahasına bu zulme ortak olurken vicdan sahibi halklar tüm engellemelere rağmen sessiz kalmamayı tercih ettiler. Amerika başta olmak üzere pek çok Batı ülkesinde, özellikle de üniversite öğrencileri, zulme karşı seslerini tüm dünya müstekbirlerine karşı yükselttiler. İsrail’i korumayı kendi varlık sebebi olarak gören Almanya’da bile öğrenciler ve duyarlı halk kitleleri tüm engellemelere ve zor şartlara rağmen, Gazzelilerin yanında olduklarını tüm dünyaya ilan ettiler. Bütün bu gösterilere ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres gibi insanların resmî açıklamalarına rağmen, hiçbir hukuk tanımayan bu savaş hala devam ediyordu.
Savaş karşıtı protestoya katılan öğrencilerin, kahir ekseriyetinin Müslüman olmaması ise dikkat çekiciydi. Bu insanlar her türlü algı operasyonu ve resmi baskılara rağmen haklının ve mazlumun yanında yer almayı tercih ettiler. Dolayısıyla bu hadise zulmün büyüklüğüne karşı dünya ölçeğinde bir dayanışma ve uyanışın fitilini ateşlemiş oldu. Sosyal medya üzerinde müşahede ettiğimiz birçok ihtida vakası, Gazzeli kardeşlerimizin şanlı direnişinin görünen diğer bir meyvesidir.
Cevabı verilemeyen soru şuydu: Düşmanlarının her türlü istihbari, teknik ve askeri üstünlüğüne rağmen nasıl oluyordu da her taraftan kuşatılmış küçük bir topluluk, bir türlü yenilemiyordu? Aslında bu soruyu cevaplamak Kur’an’ı yakinen tanıyanlar açısından çok zor olmasa gerek. Zira Kur’an’ın açıkça beyan ettiği üzere, Allah birçok savaşta inananları kendilerinden çok daha güçlü olan zalimlere karşı galip kılmıştır.
Kur’an’da anlatılan konuyla ilgili kıssalardan biri, Calut ve Talut arasında geçen mücadele hakkındadır. Talut’un askerleri, yola çıktıklarında imtihan olunacakları bir nehirden geçecekleri ve bir yudum dışında su içmemeleri gerektiği konusunda uyarılmışlardı. Bu uyarıya aykırı davrananların orduyla beraber yola devam edemeyecekleri haber verilmişti. Kur’an’ın kendi ifadesiyle yasağa rağmen bu nehirden içenler “Calut’a ve askerlerine karşı koyacak gücümüz yoktur.” diyerek Allah yolunda düşmana karşı savaşmaktan kaçtılar. Allah’a kavuşacaklarının bilincinde olanlar ise, “Nice az topluluklar Allah’ın izniyle büyük kalabalıklara üstün gelmiştir; şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.” diyerek yollarına devam ettiler. Allah, sayıları oldukça azalmış olan bu mücahitleri Calut ve ordusuna karşı muzaffer kılmıştır. Hz. Davud’un Calut’u öldürdüğü bu savaşta Allah kendi taraftarlarını açıktan desteklemiştir. (Bk. Bakara, 249-251)
Kısacası Allah’ın kullarına nasıl yardım ettiği Kur’an’da birçok misalle teyit edilmiştir. Bu kıssalarda da görüldüğü gibi, hiç kimse Gazzeli bir avuç inanmış adamın böyle bir direnişe güç yetirebileceğini hesaba katmamıştı.
Maalesef Müslümanların da içinde bulunduğu tüm insanlık, canlı yayında dünya tarihinin gelmiş geçmiş en acımasız ve ölçüsüz katliamına sessiz ve seyirci kalırken, bir avuç insan eşsiz bir destanı kanlarıyla yazmaya devam etmektedirler. Oysa Gazze’nin tamamı ateş altındadır ve direnişçiler, iman ve onurları dışında bugüne kadar sahip oldukları her şeyi kaybetmiş durumdadırlar. Onların sitemleri, kendilerini terk eden dünya Müslümanlarına! Gazzeli direnişçilerin her biri çocuk ve yaşlısıyla; kadın ve erkeğiyle başları dik birer iman abidesi. Mehmet Akif yaşasaydı, Çanakkale’den sonra bir destan da Gazze ve Gazzeliler için yazardı. Onların kanlarıyla yazdıkları bu destanı, Bedr’in Arslanlarıyla karşılaştırarak Peygamberin ağûşuna havale ederdi.
Elinizdeki yazıda, bu zulmün ve insanlık dramının tarihî boyutlarını ortaya koymak adına, neredeyse bundan bir asır önce Filistin hakkında verilmiş bir fetvayı gündeme getirmek istiyorum. Fetvayı veren, meşhur el-Menâr dergisinin sahibi olan Reşid Rıza’dır. (18 Ekim 1865- 23 Ağustos 1935) Fetva 1933 yılında bu dergide yayınlanmış. (Mecelletü’l-Menâr, c. 4, sayı. 33, sayfa. 275)[1] Mezkûr fetva, bir yandan Müslümanların Filistin meselesindeki sorumluluklarının boyutlarını belirlerken, diğer yandan Türkiye’de ve dünyada farklı değerlendirmelere muhatap olan Reşid Rıza hakkındaki araştırmalar açısından önemli bir belge niteliğindedir. Bu sebeple sadece anlaşılır kılabilme adına yaptığım, birkaç küçük tasarruf dışında, fetvanın tercümesini dikkatlerinize arz ediyorum:
“Bismillahirrahmanirrahim
Allah’ım! Bana senin ledün hazinenden ilim, muhakeme gücü ve anlayış ver.
Meseleye gelirsek: İngilizlerin, Yahudilerin ve siyonistlerin Filistin topraklarında yaptıkları hakkında İslam’ın hükmü, kendisiyle savaş halinde olunan (Ehli Harp) bir topluluk hakkındaki hüküm gibidir. Zira Müslümanlarla savaş halinde olan bu topluluk, İslam diyarı olan (Daru’l-İslam) bir memlekete saldıran, orayı güç kullanarak istila eden ve zorbalıkla yönetimi ele geçiren, yerli halkın hem yönetim hem de toprak üzerindeki mülkiyet hakkını sistematik hilelerle gasp etmeye başlayan bir topluluktur.
Toprağı gasp etme konusunda herhangi bir şekilde resmî (toprak satma) veya gayrî resmi (teşvik) bir surette destek veren ve yardımcı olanların hükmüne gelince; bunlar hakkındaki hüküm Allah’a, Rasûlü’ne ve bütün Müslümanlara hainlik eden düşmanların hükmü gibidir. Bunlar, yönetim ve mülkiyet konusunda kendi düşmanıyla işbirliği yapan kimseler gibidirler. (Bu şekilde düşmana dolaylı olarak) Yardım edenler ile bizzat malı ve canıyla Müslümanlara karşı savaşanlar arasında hiçbir fark yoktur. Yahudilere ve siyonistlere toprağını satan kimselerin veya Yahudiler adına Müslümanlardan topraklarını satın almaya aracılık yapan simsarların, aynı zamanda kendi ülkelerini ateş ve kılıç zoruyla işgale gelenlere yataklık yapan işbirlikçi kimselerin durumu şöyledir: Allah için kınayanın kınamasından ve zalimin zulmünden korkmayarak açıkça söylüyorum ki, bir İslam diyarının yabancılar tarafından bu şekilde ele geçirilmesi, asrımızdaki ister dinî, ister siyasi; adı ne olursa olsun her türlü savaş yoluyla bir yeri istila etme çeşitlerinden en şerlisidir. Zira bu istila, toprak sahiplerinin yönetim ve mülkiyet haklarının kendi ellerinden gasp edilmesi ve o insanların vatanlarından tard edilmesi demektir. Açıkça biliniyor ki, toprağın mülkiyeti elimizde kalırsa yönetimin yeniden elde edilmesi imkân dâhilindedir. Aksi takdirde her ikisi birlikte kaybedilmiş demektir.
Özetle; Filistin’in kaybedilmesi aynı zamanda buraya komşu olan ülkeler için de büyük bir tehlikedir. Filistin halkı, komşuları ve burada olup bitenlerin farkında olanlar kesin olarak biliyorlar ki, Yahudiler kesinlikle burada İsrail etnik kökenine (dinine) dayalı bir devlet kurmak kararındadırlar; (diğer bir ifadeyle) para gücü ile Hz. Süleyman’ın hükümranlığını yeniden diriltmek istemektedirler. Zira Yahudiler, İngiliz devletinin savaş gücü yanında dünyanın ekonomik gücünü de ellerinde bulundurmaktadırlar. Bu tehlike sadece Ürdün’ün doğusu, Irak, Hicaz ve Suriyeyle sınırlı olmayıp, Sina çölünden Mısır’a kadar olan bütün bölgeyi etkileyecek kadar büyüktür.
Sözün özü; İngiliz siyonizmi bütün Asya ülkelerindeki Arap milletleri için hem dinleri hem de dünyaları bakımından tehlikelidir. Bundan dolayı, bir Arap’ın veya Allah’a, Kitaba ve peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed’e iman eden bir Müslümanın, vatanına ve milletine hıyaneti dışında, böyle bir durumda bunlara yardım etmesi düşünülemez.
Hatta bu istilaya engel olmak için elindeki bütün imkânları seferber etmesi her Müslümana farzdır. Bu farziyet (kişilerin ve ülkelerin) yakınlık derecesine göre daha da kesinlik kazanır. Bu karşı koyma yollarından en basiti, pasif direniştir. En kolayı ise Yahudilere vatan toprağını satmaktan imtina etmektir. Çünkü bu yollar, onların bizim toprağımızı ve mülkümüzü elimizden almaları durumunda yapmamız gerekli olan mali ve bedeni sorumluluklarımızın en azıdır.
Zira şeriatta kesin olan hüküm, eğer düşman bunları (hakimiyet ve mülkiyeti) ele geçirmiş olsa, geri almak için bütün Müslümanların mal ve canlarını sarf etmeleri farzdır. Mademki öyledir; bu durumda, onlardan menfaat temin ettiğimiz takdirde bu alışveriş onların vatanımızı ve toprağımızı elimizden almasını kolaylaştıracaksa, buna Şeriatın cevaz vermesi düşünülebilir mi? Çünkü burayı yeniden almak için bu elde edilen kazancın kat be kat fazlasının sarf edilmesi farz ise böyle bir şeyin caiz olmadığı yakinen ortaya çıkar. Bu durumdan çıkış ancak bütün Arap milletinin (Müslümanların) gücünü ve kuvvetini modern metotlarla bir araya getirip ümmetin birliğini sağlaması sonucunda gerçekleşebilir. Bunun hakikatte gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise oldukça şüphelidir. Zira hayat damarları ve İslam diyarının kalbi düşman elindeyken bu nasıl gerçekleşecek?
Filistin’de veya Ürdün’ün doğusunda Yahudilere toprak satan kimse sadece Filistin’e değil tüm Arap ümmetine (Müslümanlara) karşı bir cinayet işlemiş olur.
Ailesinin maişetini temin etme ihtiyacı ve fakirlik hiç kimse için mazeret olamaz. Zira Şeriatın zaruret halinde haram olan şeylere bile izin verdiği biliniyor. Mesela Şeriat, zaruret halinde domuz eti, kan ve ölü etinin yenilmesine; açlıktan ölmekten korunabilmek için, (sonradan ödenmek üzere) ihtiyacı giderebilecek kadar ekmeği çalmasına izin verir. Böyle bir Şeriat, bir Müslümana ailesinin geçim derdi yüzünden beldesini satarak milletine ve vatanına ihanet etmesi için asla cevaz vermez. Bu durum zaruret derecesine ulaşsa bile hüküm aynıdır. Farz edelim ki zaruret durumu kişiyi ailesini geçindirebilmek için vatan toprağını düşmana satma veya başka bir ihanet şekline mecbur bıraksa, kişiyi zaruret durumuna düşüren bu sıkıntı halini bir ekmekle gidermek mümkün olabilir. Olmasa dahi, bunun başka bir yolu mutlaka vardır. (Bundan dolayı, vatan toprağını düşmana satmanın hiçbir geçerli mazereti olamaz.)
İnanıyorum ki, topraklarını satanlar bu yaptıklarının Allah’a, Rasûlü’ne, dinlerine ve ümmete karşı toptan bir ihanet olduğunun farkında değiller. Oysaki İslam topraklarını düşmanlara mülk olarak satma ve ümmeti zelil kılmanın, düşmanla savaştayken ihanetten daha büyük bir tehlike olduğu ortadadır. “Ey iman edenler! Allah ve Rasûlü’ne karşı hainlik etmeyin; size bırakılan emanetlere de bile bile hıyanet etmeyin! Mal ve çocuklarınızın sizin için birer imtihan olduğunu ve büyük mükâfatın Allah katında bulunduğunu bilin!” (Enfal, 27-28)
Muhammed Imâra, kitabında Reşid Rıza’nın siyonizm hakkındaki görüşlerine de genişçe yer vermiş. Kendisi, bu konuda Araplar arasında hâkim olan büyük Arap gafletinden (belki de hıyanet demek daha doğru olur!) bahsederek İslam coğrafyalarında yaşayan Yahudilerin, bu gafleti fırsat bilerek, Osmanlı başta olmak üzere; Mısır, Irak, Cezayir, Libya ve Fas’ta siyonist hareketi nasıl desteklediklerini örnek ve rakamlarla ortaya koyuyor.
Reşid Rıza’nın henüz çok erken sayılacak bir dönemde siyonizm tehlikesine dikkat çektiğini görüyoruz. O, Osmanlı hakimiyetinde olan Kudüs’ün siyonist hareketin odağında olduğuna; Kudüs ve çevresini ele geçirerek müstakil bir İsrail devleti kurma planlarına 1910’da yayınladığı bir makalesinde işaret ederek hem yetkilileri hem de Filistin halkını uyarıyor. Daha sonra yayınladığı birçok makalede de yine siyonist tehlikeye işaret ederek siyonistlerin anlayışları ve planları hakkında bilgiler veriyor. Özellikle masonların ve Batılı Hıristiyan devletlerin siyonistlerin kontrolünde ve hizmetinde olduğunu belirterek, Osmanlı hilafetinin yıkılışındaki ve onun yerine kurulan yeni Türkiye’nin İslam dinine ve tarihine mesafeli durmasındaki siyonist etkiye dikkat çekiyor.[2]
M. İmâra’nın da işaret ettiği gibi, Reşid Rıza bu fetvasında sadece dinî değil; aynı zamanda siyasî olarak da İslami duruşun sabitelerini (prensiplerini) dile getiriyor. Fert ve toplum olarak Müslümanların siyonist tehlike karşısındaki sorumluluklarına işaret ederek, Kudüs ve Filistin söz konusu olduğunda alınması gereken tedbirleri ve mükellefiyetleri net olarak tespit ediyor.
İslam diyarının hayat damarlarının kalbi olan Kudüs, düşman elindeyken hiçbir Müslüman ve vatanının hür olamayacağı gerçeği bu Fetvanın diğer önemli tespitlerinden biridir. Geçen bir asırlık tarihin bunu teyit etmesi, Reşid Rıza’nın basiret ve ferasetinin açık delilidir.
Reşid Rıza’nın, Filistinli Arap Gençler Kongresi Başkanı Muhammed Yakup’un sorusuna binaen verdiği 1933 tarihli Fetvanın güncelliğinden bir şey kaybetmediğini görüyoruz.
Reşid Rıza, fetvasında sorulan soruya sadece “caizdir” ya da “caiz değildir” şeklinde kısa bir cevap vermek yerine, konunun neredeyse tüm yönlerine bir manifesto formatında işaret ediyor. Böyle bir satışın hiçbir şekilde caiz olmayışının sebeplerini tek tek açıklayarak Müslümanların Kudüs ve Filistin meselesine nasıl yaklaşmaları gerektiğini net bir dille ifade ediyor. Meselenin zannedildiği gibi sadece Kudüs ve Filistin’le ilgili bir mesele olmadığını, hem coğrafi hem de îtikadi açıdan tüm Müslümanları ilgilendiren bir mesele olduğunu delilleriyle ortaya koyuyor. Kendisinin bunu yaparken herkesin anlayabileceği sade bir dili tercih etmesi de yine ümmet ve Filistin konusundaki hassasiyetinin diğer bir göstergesi olarak anlaşılabilir.
Reşid Rıza başta olmak üzere, Allah’a ezelde verdikleri söze sadık kalarak İslam ve Filistin davasına hizmet etmiş tüm şehitlerimizi hatırlayarak bu Fetvanın bugün inanan genç nesillere yol göstermesini Rabbimden niyaz ediyorum! Zalimlerden başka hiç kimseye düşmanlık yoktur!
[1] Bu yazıda tercümesi verilen fetva şu kaynakta yer almaktadır: Muhammed Imâra, eş-Şeyh Reşîd Rızâ, ve’l-almâniyah ve’s-sahyûniyyah ve’t-tâifiyyah, dâru’s-selâm, Kâhira 2011, s. 65-69. Bu kitapta Reşid Rıza’nın üç temel konu hakkındaki görüşlerine yer verilmektedir. Bu konular sırasıyla şunlardır: Lâiklik, siyonizm ve azınlık olarak Kıptîler.
.
[2] Bu konuda daha fazla bilgi için bk. Muhammed Imâra, eş-Şeyh Reşîd Rızâ, s. 57-60
