ÇEVREYİ MERKEZE ALMAK

Çevreyi tahrip eden unsurları bilimsel araştırmalar eşliğinde bir bir sıralıyorlar, çözüm önerileri getiriyorlar, alarm zilleri çalıyorlar. Ama şu soruları sormaktan ısrarla kaçınıyorlar: İnsana ne oldu da bu denli tahripkâr oldu? Tahripkâr insanın evrenle ilişkilerini tanzim eden hangi temel felsefedir?

Kemal Mansur

Çevre kavramı, popüler anlamlarıyla marazi bir teolojik, kültürel, politik zemin üzerine oturtulsa da ihtiva ettiği yalın gerçekliği itibara aldığımızda kaçınılmaz olarak ilgi duymamız gereken temel kavramlardan biri olduğunu fark ediyoruz. Çağdaş Müslüman zihnin klişeci, fırsatçı, taklitçi, tüketici karakterinin geç fark edip erken tükettiği kavramlardan biri olan çevre, maalesef hayatı her anlamıyla zehir eden şeytani mihrakların günah çıkartma ritüellerinin hammaddesi haline dönüştürülmüştür.

Pagan bir doğa sevicilikle karşımıza çıkartılan çevre/çevrecilik olgusu, modernizmin insan-doğa ilişkisine dair marazi yaklaşımının semptomlarını gidermeye matuf bir misyon üstlendiği izlenimi veriyor. Hümanizmle kendisine atfettiği kutsallığın ‘fazla kaçan’ miktarını geri alarak doğa ile paylaşıyor insan! Böylece (tabii ki batılı modern zihniyet) tanrısal bir ‘yetki’ ile tarumar eylediği tabiata sus payı takdim etmiş oluyor. Öte yandan ‘yarattığı’ insan tipinin trajik geri adımı mesabesindeki bu ‘çevre’ kavramsallaştırmasını, sair insanlığa göz kamaştırıcı bir değer gibi sunuyor.

Günahını markalaştırmak… Kapitalizm biraz da bu!

“Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah’ı şahid tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara 204-205)

Kitab-ı Kerim, söylenebilecek her şeyi özetlemiş…

Ağyarın illetleriyle sayfamızı tüketmek yerine kendi yaklaşımımızı serdetmek daha isabetli olacaktır. Evvela aziz kitabımızın bize öğrettiği gibi afakta ve enfüsteki ayetleri/işaretleri takip edip ‘ilm-i halimizi’ keşfederek kavramsallaştırma çabasına girişmeliyiz. Şeytanilerin ürettiği kavramların sığ mütercimleri olma derekesinden bir an evvel kurtulmalıyız. Çok okumalı, çok düşünmeli, çok yazmalıyız…

İnsanı tanımadan/tanımlamadan çevre üzerine konuşamazsınız. Yaratılmış, sahipli varlık alanına ‘indirilmiş’ bir yaratılmış olarak insan, hiçbir şeyin sahibi değildir… Evrimler silsilesinin son halkası olarak tekâmül etmiş (Tanrı tanımayan ya da tanrı takmayan) insan ise her şeyin sahibidir. Hatta ilahıdır… Bu iki insan türünün evrenle kurduğu ilişki biçimi, dünyanın tüm katman ve boyutlarıyla alacağı şeklin temel belirleyicisidir. Birinin evren ile kurduğu ilişki sorumlu/yapıcı bir halifelik ilişkisi iken diğeri evrene boyun eğdirme/savaşmaya dayalı bozgunculuk ilişkisidir.

Allah Teâla’nın tevdi ettiği hilafet misyonu çerçevesinde bir pratik geliştiren insan, kendisi ve evrenle barışık (Müslüman) bir insandır. Kendisi gibi yaratılmış olan evrenle ilişkilerini yaratanın fıtratına yerleştirdiği ölçütler belirler. İmar edici yapıcı bir karakterle her şeye şefkat ve merhamet odaklı yaklaşır. Tabiatı kendisine verilmiş bir ödül gibi görür ve büyük bir ihtimamla yararlanma cihetine gider.

İslam medeniyetinin yüzyıllar boyu değişik coğrafyalarda insanlığa sunduğu muhteşem pratiklerin temel özelliği, zikretmeye çalıştığımız bu barışık olma halidir. Ortaya konan maddi ve manevi tüm eserlerde temel motivasyon kaynağı, hep Yaratan’ın rızası olmuştur. Tarihte bir arada yaşama, en güzel örneklerini Müslümanlar vermiştir.  Müslümanlar sadece kendileriyle değil değişik dinlerden insanlarla bir arada yaşamanın en güzel örneklerini ve hukukunu ortaya koymuşlardır. Sadece insanlar arası ilişkilerde değil, hayvanlar ve tabiata dair de hukuk geliştirmiş ve dünyayı huzur içinde yaşanılır bir gezegene çevirmişlerdir.

Müslüman insan tarih boyunca dünyayı, imtihanın parçası olarak, imtihanı gerçekleştirdiği bir alan olarak görmüştür. Bu itibarla yeryüzünde var olan her yaratılmış, onun cennet yürüyüşünde bir değer ifade eder. Allah’ın (c.c.) rızasını kimi zaman çorak bir araziyi ihya etmede, kimi zaman aş bulamayan bir hayvana aş sağlamakta arar. Aslında bu veçheden baktığımızda tevhid dediğimiz şey, tam da budur. Çünkü tevhid birleme, bir arada tutma, insicam içerisinde devam ettirme eylemiydi. Mahlûkatın hayatını, kulluk çerçevesinde ortak kurma çabasının adıdır tevhid.

Tevhidî düzeni, harmoniyi bozan da insan olmuştur! Çünkü sair mahlûkat, fıtratları doğrultusunda kulluk biçimlerini icra ile meşgulken insan hoyratça sınırlarını aşabilmekte, hakkı ve haddi olmayan alanlara yönelebilmektedir. Bu durumda insicamın yerini kaos, imarın yerini tahrip almaktadır. Modern cahiliyenin pratiklerinin dünyayı nasıl bir cehennemin kenarına getirdiğini, sonuçlarıyla birlikte fiilî olarak yaşıyoruz.

Müslümanlar dine/hayata bütüncül (tevhidî) bir gözle bakmalı ve kavramlarını bu minvalde güncellemelidirler. Dinî-dünyevî ayrımının bir tuzak olduğunu görmeli, hayatın değişik şubeleriyle aynı amacı gerçekleştirmeye yönelik kurgulanması gereken bir gerçeklik olduğunun ayrımına varmalıdırlar. Abdestin farzlarına-sünnetlerine gösterdiğimiz ihtimamı çevre sorunlarına ve bu sorunları ortaya çıkaran nedenlere göstermiyorsak, tevhidi bakış açımızda bir sorun var demektir.

Müslümanlar Allah’ın (c.c.) ayetlerini, bölücü değil bütünleştirici bir vizyonla okumalıdır. Peygamberlerin örnekliğine dar ‘dinî’ çerçeveden değil geniş tevhidî perspektiften bakmalıdır. Çünkü halifelik misyonu, ancak geniş ölçekli bir bakış ve kavrayış ameliyesiyle gerçekleştirilebilir. Hayatın periferisinde güvenli ‘dinsel’ konfor alanlarına sığınmak, dünyayı şeytanın dostlarına teslim etmek anlamına gelir.

Rahmetli Akif’in dediği gibi ‘Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı’!

Eleştirinin konforuna kapılıp her fırsatta batıyı/batılı eleştiren bir mantaliteden üreten, örnekler ortaya koyan, arayan bir mantaliteye taşınmak zorundayız. Namazımıza dikkat ettiğimiz kadar okumamıza da dikkat etmeliyiz. İslam tarihinde örneklerini çokça gördüğümüz öncü ilim/bilim insanlarımızı yeniden hayata taşımanın yolu, modernitenin daralttığı ufkumuzu bu minvalde genişletmektir.

Parçacı yaklaşımla önümüze çıkan sorunlara pratik çözümler arama çabaları son tahlilde bizi eleştirdiklerimizin peşine takan naif yaklaşımlardır. Çevre konusunda batılı bir aktivistten farklı neler söyleyebiliyoruz? Zaten çevreye ilişkin duyarlılığımız biraz da o tip adamların çabalarının sonucu değil mi?! Bütüncül bir paradigma çerçevesinde üretim/amel gayretine girmekten gayrı yapacağımız her şey, bizim adımıza ‘oyun ve eğlenceden’ öte gitmeyecektir.

Çevre konusunda ortaya konan edebiyata kendi çapımda baktığımda gördüğüm şey, üzücü ve ürkütücü. Nesli ve ekini tahrip eden şeytani yaklaşımın salikleri kendilerini çözümün tek merkezi gibi ortaya koymuşlar! Çevreyi tahrip eden unsurları bilimsel araştırmalar eşliğinde bir bir sıralıyorlar, çözüm önerileri getiriyorlar, alarm zilleri çalıyorlar. Ama şu soruları sormaktan ısrarla kaçınıyorlar: İnsana ne oldu da bu denli tahripkâr oldu? Tahripkâr insanın evrenle ilişkilerini tanzim eden hangi temel felsefedir?

“Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı!” diyor ya rahmetli Akif, işte sorunun da çözümün de tam merkezine parmak basıyor. Tanıma/tanımlama eylemini gerçekleştirecek yeterlilik için çaba gösterme. Bu, bir ibadettir. Müslümanların izzeti, dünyanın esenliği için bir ibadet. Her birimiz kendisine taalluk eden yanlarıyla gerçekleştirmek zorundadır bu ibadeti.

Bir gencimiz çevreye ilişkin yaptığı bir araştırmanın başından kalkarken, ‘Allah bu amelimi/çabamı kabul etsin’ dediği ve yadırgamadığımız gün, kırılma noktamız olacaktır…