İnsanı anlamaya çalışan, insanı anlatmaya çalışan, çağa ve topluma dönük bir meselesi olan Özdenören, kendi ifadesiyle sinema delisi bir sinemaseverdi. Onun bu tutkusu, sinemanın karşı konulmaz bir icat oluşundan çok edebi görüşünün ve düşünme biçiminin sinemada neşvünema bulması olarak görülmelidir.
Aşkın YILDIZ

Düşüncenin, fikriyatın yok olmaya yüz tutmuş izlerini; anlamlarını yitirmek üzere olan mekânları, nostaljiye karışmış kıymetli zamanları ve özünden uzaklaşmakta olan insanı kelimeleriyle hece hece işleyerek bir araya getirmeye çalışan düşünür ve usta bir yazardır Özdenören. Hikâyeleri ve denemeleriyle insanı türlü halleriyle ele alabilen, çok farklı açılar ve bakışlar sunan çağdaş Türk hikâyeciliğinin önde gelen isimlerinden olan Özdenören sadece insanı değil, insanla beraber zamanı, mekânı, toplumu ve eşyayı bir potada ele almaktaydı. Hikâyelerindeki durum ve kişi tasvirleri okuyucuda tanıdık ve bildik bir hava uyandırır; olay akışı ise hiç acelesi olmayan bir film izlenir gibi okunur.
Özdenören, çağın bir ruhu olduğuna inanır, o ruhu tanımaya çalışır ve o ruh ile kendi düşünce dünyası arasında bir ilişki kurardı. 1940 yılında doğmuş bir kişi olarak geçen her on yılın kendine has siyasal, sosyal ve kültürel oluşumlarına tanık olmuş ve modernden postmoderne zamanın, mekânın ve insanın dönüşümünü yakinen müşahede edebilmiştir. Hem Maraş’ı hem İstanbul’u kültürel ve edebi hayatına taşımayı bilmiştir. Köyde, kentte, eskide, yenide, modern dönemde ve postmodern zamanlarda insan manzaralarını görmüş ve hem denemelerine hem de öykülerinde iç ve dış dünyasıyla insanı işlemiştir. Mütefekkir bir aydın olmanın gereği olarak çokça okumuş, düşünmüş ve üretmiştir. Çocukluğunda ikiz kardeşi Alaeddin Özdenören’le kitabın bir bölümünü kendi dizinde diğer bölümünü kardeşinin dizinde tutarak başlayan bir okuma sevdası, ömrü boyunca ona yoldaşlık eden en öncelikli meşgalesiydi. Yabancı yazarları okuyup kendi süzgecinden geçirdi örneğin, yakın dostu Erdem Beyazıt’ın yönlendirmesiyle gençlik döneminde Dostoyevski’yi kendi ifadesiyle hatmetmişti. Tolstoy, Faulkner, Shakespeare, James Joyce ve Virginia Woolf gibi yazarlar kendi ifadesiyle etkilendiği yazarlardır.
Çağın ruhu derken o çağa hâkim olan düşünce ve yaşayış şekli, toplumun gündemi, arayışları, beklentileri, eksikleri ve insanı doğrudan meşgul eden teknolojik gelişmelerin sardığı dönemsel iklim akla gelmelidir. Sinema, ortaya çıktığı yıllar itibariyle, hemen hemen her toplumda insanların gündemine girmeyi başaran, onlara değişik duygu, düşünce ve hayaller yaşatan kısaca çağına damga vuran ve çağın ruhunu yansıtan en önde gelen sanat alanı olarak görülmelidir. İlk zamanlarda sadece vakit geçirme ve eğlence gibi görülse de sinemanın sanatsal, estetik, edebi, felsefi, psikolojik ve sosyolojik gibi birçok açılımının olduğu görülmüştür. Özdenören, sinemayı bu anlamda fark etmiş ve sinemaya düşünce dünyasında yer açmıştır. Özellikle gençlik yıllarında sık sık sinemaya gitmiş, bolca film izlemiş ve önemli bir sinema kültürü ve birikimi edinmiştir.
Sinema, hem bir öykü anlatır hem de bolca düşünme fırsatı verir. Bir konuyu olası birçok alternatifiyle sinemada bulmak mümkündür. Örneğin bir aile dramı üzerine sayısız film örneği bulunur. Her film aynı konuda farklı bir hikâye anlatır ve farklı açılımlar getirir. Düşüncenin, şiirin, müziğin ve hikâyenin bir arada bulunan formu olan sinemanın, öykü ve deneme düşkünü olan Özdenören gibi bir edebiyat tutkunu için görmezden gelinmemesine şaşırmamak gerekir.
İnsanı anlamaya çalışan, insanı anlatmaya çalışan, çağa ve topluma dönük bir meselesi olan Özdenören, kendi ifadesiyle sinema delisi bir sinemaseverdi. Onun bu tutkusu, sinemanın karşı konulmaz bir icat oluşundan çok edebi görüşünün ve düşünme biçiminin sinemada neşvünema bulması olarak görülmelidir. Sinema üzerine de düşünen, kafa yoran bir yazardır. Öykü ile senaryo arasında nasıl bir bağlantı ve ilişki olduğu konusunda görüşler belirtmiştir. Ona göre senaryo, izleyiciye olduğu gibi geçemez çünkü senaryoda geçen duygusal betimlemeler seyirciye aktarılamaz bu konuda Aynadaki Gibi (Ingmar Bergman, 1961) filmini örnek gösterir. “Kıyının denize inen uzun burnunda yapayalnız durmaktadır ev. Hava şartları alabildiğine yıpratmıştır onu. Bahçedeki yüksek çitler yabancı bakışlardan korumaktadır onu.” Senaryoda böylesi bir duygusal anlatım olsa da seyircinin göreceği sadece eski bir ev karesidir. Yapayalnızlık, yorgunluk ve yabancı bakışlardan korunmak gibi vurgulara ancak seyircinin içsel deneyimiyle varılabilir. Doğal olarak senaryo ile görüntü arasındaki düzlemde, kelimelerin görsele dönüşürken anlam kaybına uğramasının kaçınılmaz olacağını ortaya koymaktadır. Bu sebeple Özdenören, edebiyatın sinemaya dönüşmesine bu kayıplardan dolayı mesafeli bakmaktadır.
Edebiyat ve sinema arasındaki bu ilişkiye eleştirel bir yaklaşım getirse de sinemaya olan tutkusunu hiç inkâr etmez. Öyle ki fakülte yıllarında hemen hemen günde üç film izlemesi belki de üniversite yıllarının uzamasına sebep olacaktır. İlk izlediği filmi dört yaşında bir savaş filmi olarak hatırlar. Vurun Kahpeye (Ömer Lütfü Akad, 1949) ve Tarzan ( W.S. Van Dyke, 1932) filmleri yine çocukluğuna dair hatırladığı ve etkilendiği filmlerdir. Özellikle 60’lı yıllarda çokça film izlediğini söyler. Tepedeki Oda ( Room at the Top, Jack Clayton, 1959), Beyaz Geceler (Luchino Visconti, 1957) gibi filmlere fakülte yıllarında gitmiştir. Erdem Beyazıt’ın her filmi izlediğini, Cahit Zarifoğlu’nun ise çok seçici olduğunu ve filmlerde belirli bir kalite aradığını belirten Özdenören, o yıllarda Beyazıt’la Cilalı İbo filmini; Zarifoğlu’yla Hiroshima Sevgilim (Alain Resnais, 1959) filmini izlemiştir. Film izleme tutkusu zamanla yazarlığının da etkisiyle senaryo yazmaya da itmiştir onu. Ünlü yapımcı Nevzat Pesen’e, yönetmen Mesut Uçakan’a ve Yeşilçam’a, Erdem Beyazıt ve Cahit Zarifoğlu’yla birlikte senaryolar yazdılar. Bunun dışında Çok Sesli Bir Ölüm ve Çözülme adlı hikâyeleri televizyon filmine dönüştürülmüş ve bu filmlerin 1978 yılında Uluslararası Prag TV Filmleri yarışmasında Jüri özel ödülü almıştır.

Buraya kadar anlaşılan o ki Özdenören’in hayatında sinema, en az edebiyat kadar önemliydi. Özdenören, sinemadan beslenen ama yazınsal alanda üreten çok yönlü bir yazardı. Hikâyelerindeki olay örgüsünde öncesi ve sonrası olan bir olayın önemli bir kısmını işlemiş ve sanki gereksiz kısımlarını aktarmamış gibi bir yarım kalmışlık vardır. Aslında ön planda olan olaydan ziyade bireyin psikolojisi, iç dünyası ya da yaşamıdır. Bu durum okuyucuda öykünün başlayıp biten bir olayı değil de akıp giden bir yaşamı anlattığı izlenimini verir. Çözülme ve Çok Sesli Bir Ölüm isimli hikâyeleri tam da böyledir. Bu sebeple adı geçen hikâyeler sinemaya uyarlanırken yönetmene çok geniş imkânlar vermiş olmalıdır. Mesela, hikâyenin birebir aktarımından ziyade öncesine ve sonrasına eklemeler yapmak kolaylaşır. Karakterlerin ruhsal yapılarının ve olaylar karşısındaki duygularının kısa ama net tasvirlerle verilmiş olması, yine yönetmenin ana duyguyu kavrayıp özgürce bir karakter oluşturmasını sağlar. Mekânların, karakterlerin ve olayların günlük hayat içinde bulunabilir olması sinemada minimal fakat etkili bir anlatım için fırsattır. Özdenören hikâyelerindeki olay akışının ya da örgüsünün belirlediği biçimin sinemada da karşılığı olduğu görülmelidir. Bu anlamda Özdenören’in birçok hikâyesi, insanı ruh dünyası, çıkmazları, bunalımları, kendini ifade edemeyişleri, yabancılaşmaları ve tükenmişlikleriyle yüzleştiren bir estetik ve düşünsellikle sinemaya aktarılabilir.
Yazarın sinemaya ilgisinin yoğun olduğu dönemlerde sinema henüz herkes tarafından onaylanan bir uğraşı değildi. Birçok önemli yazarın boş iş ya da vakit kaybı olarak yorumladığı bir vasatta Özdenören’in sinemadaki farklılığı görebilmiş olması ve sinemaya sanatsal, estetik ve entelektüel bir ihtimam göstermesi o dönem için kesinlikle takdire şayan bir durumdur. Örneğin önemli düşünürlerimizden Cemil Meriç’in romanın geleceği üzerine yazdığı makalesinde belirttiği “roman, sinema gibi aylak tecessüsleri avlayan bir nevi’dir” ifadesine; romanın ve genel olarak sanatın anlatım tekniği, dil ve öz gibi unsurlar dolayısıyla insanı anlatışının bilimden farklı olduğunu belirtmiş ve karşı eleştiri getirmiştir.
Sonuç olarak, sinemanın yazarın hayatında görmezden gelinemez bir etkisinin olduğunu görmek gerekmektedir. Özdenören’in insanı ele alışına ve onu deneme ve öykülerinde ifade edişine bakıldığında modern sanatsal bir hassasiyetin öne çıktığı görülmektedir. Sinematografiye olan hâkimiyeti simgesel, alegorik ve sembolik dil kullanımında sezilebilmektedir. Çocukluğunda izlediği filmlere atfen nasıl etkilenmeyeyim, aşk, ihtiras, kan, balta, hapishane, gözyaşı, ıstırap hepsi var dediği sinemanın büyüsü en az okuma tutkusu kadar düşünce ve iç dünyasına eşlik etmiş bir yazardır Rasim Özdenören.
Kaynakça,
Gül Ahmet Özdemir, Rasim Özdenören’in Denemeleri Ve Denemeciliği, Yüksek Lisans Tezi,
Şerife Nihal Zeybek, Dinî Edebiyat Açısından Mavera Dergisi (1–80. Sayılar) İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi
Ayhan Bulut, Rasim Özdenören Hakkında Bir Monografi Çalışması, Doktora Tezi,
Necip Tosun ile Gazete Röportajı (1987)
