Rasim Özdenören’in Hece’de genel yayın yönetmenliğine başladığı Şubat 2015 sayısındaki ilk Önyazı’sının başlığı “Dolgu Yılları, Dolgu Şairleri ve Avangart Olan” dır. Yazar bu ilk yazısında edebiyat dünyasında avangart olanın akım/yazar/şairin ortaya çıkması için inşaatta harcın gördüğü işlev gibi dolgu yılları ve şairlerinin olması gerektiğini belirterek Hece’nin de dolgu işlevi görerek avangart işlere imza atması temennisinde bulunur.
Âtıf Bedir

1997 yılı Ocak ayında yayımlanmaya başlayan Hece dergisinin yayın yönetimi, 2015 yılının Şubat ayına gelindiğinde bir nöbet değişimine tanık oldu. Derginin başlangıcından beri yayın yönetmenliğini yürüten Hüseyin Su, Eylül 2014 tarihinde görevinden ayrılmıştı. Hece’nin 218. sayısıyla genel yayın yönetmenliğini Rasim Özdenören üstlendi.
Rasim Özdenören, Temmuz 2022’deki vefatına kadar dergiyi yönetmeye devam etti. Aslında o, dergiciliğe yabancı bir isim değildi. Daha lise öğrenciliği sırasında Hamle dergisini Nuri Pakdil’den devralan yazar, daha sonra yine Nuri Pakdil ve bir grup arkadaşıyla önce Edebiyat sonra Mavera dergisini uzun yıllar çıkarmıştı.
Rasim Özdenören, Hece dergisinin yönetimine geldikten sonra Önyazı başlığı altında derginin açılış yazılarını yazmaya başladı. Bu yazıda yazarın Hece dergisindeki Önyazı’ları üzerine genel bir değerlendirme bulacaksınız. Rasim Özdenören yayın yönetmeni olmadan önce de Hece’ye yazılarıyla katkı sunmuştur. Örneğin derginin Kasım 2014 sayısının ilk yazısı, “Edebiyatla Siyasa Arasındaki Bağlılaşım” başlığı altında yazara aittir. Yazar, bu yazısında birkaç ay sonra sürekli hale getireceği yazılara bir girizgâh yapar gibidir. Türk ve Dünya Edebiyatı genelinde bir panorama çizerek edebiyat ve siyaset ilişkisini irdelerken kastının doğrudan siyasal ürünler değil, “doğrudan herhangi bir siyasal olaya telmihte bulunmamakla birlikte kökende siyasal/ toplumsal mesajları olan ürünler” olduğunu söyler.
Rasim Özdenören’in Hece’de genel yayın yönetmenliğine başladığı Şubat 2015 sayısındaki ilk Önyazı’sının başlığı “Dolgu Yılları, Dolgu Şairleri ve Avangart Olan” dır. Yazar bu ilk yazısında edebiyat dünyasında avangart olanın akım/yazar/şairin ortaya çıkması için inşaatta harcın gördüğü işlev gibi dolgu yılları ve şairlerinin olması gerektiğini belirterek Hece’nin de dolgu işlevi görerek avangart işlere imza atması temennisinde bulunur. Rasim Özdenören bu ilk yazısını şu cümlelerle sonlandırır: “Bizim edebiyatımızda dergiler hem dolgu malzemesi olarak iş görmüştür, hem avangart anlayışların ortaya çıkmasında öncü olmuştur. 1940’lardan sonra, örneğin Varlık dergisi Orhan Veli kuşağının Garip şiir anlayışına ortam olmuştur. Pazar Postası, İkinci Yeni’ye platform oluşturmuştur. Diriliş, Edebiyat, Mavera dergileri bir Müslüman yazarlar ve şairler kuşağına ve onların kadim edebiyatımızın günümüzdeki çağcıl söyleminin gelişmesine zemin hazırlayarak öncü olmuştur. Hece dergisinin de harç işlevini yerine getirmenin yanı sıra, avangart anlayış tarzına zemin olma işlevini üstlendiğini (beklentisinde olduğumuzu) ileri sürebiliriz.” Özdenören bu ilk yazısıyla Hece’ye bir görev yüklemiş olmaktadır.
Rasim Özdenören ikinci yazısında ise seküler ortamda İslami duyarlıklı yazarların ürünleri üzerine okuru düşünmeye davet ediyor. Edebiyatçının Müslümanca bir hayat tarzı sürmeyen kültür içerisinde meydana getirilecek ürünlerin Müslümanca bir kültürün ürünü olmamaya hükümlü olduğunu ancak yazarın ürünlerinde bu duyarlılığı sergilemesine engel olamayacağını belirtir. Bu duyarlığın Müslüman yazarların ürünlerinde zaten doğal olarak yer alması gerektiğini, yeni bir edebiyatın inşasında İslami duyarlılığın yeni imkânları denemesinin gerektiğini sözlerine ekliyor.
Rasim Özdenören, genellikle yazılarında derginin gündemine bağlı kalmıyor. Ufuk açıcı nitelikte yazılarla, okuru farklı düşünmeye davet ederken, zihinleri biraz uyarıyor ve kendi gündemini kendisi belirliyor. Bu yazılar genellikle edebiyat-felsefe-düşünce bağlamında yol alıyor ve okura yeni şeyler söylüyor. Ama zaman zaman da derginin o ay dosya konularıyla gündemine taşıdığı alanda yazılarıyla yine konuya farklı bir bakış açısı getiriyor. Örneğin Mayıs 2015 sayısının dosya konusu “Mimari ve Edebiyat”tır. Rasim Özdenören de Önyazı’sını bu konuya ayırmış. Yazısının başlığı “Kent Mimarisi Birörnekleşirken Edebiyat Nereye?” adını taşıyor. Dosyaya ayrı bir yazıyla da katılan yazar, bu yazısında kent mimarisinde meydana gelen biçim ve değişimlerin bir biçimde edebiyatı da etkilediğinin altını çizerek bu durumun nasıl bir gelişim göstereceğinin izlenmeye değer olduğunu belirtiyor.
Yine dergide yer alan “Efemera Dosyası” bağlamında yazdığı bir Önyazı’yı Ekim 2015 sayısında görüyoruz. Yazının başlığı “Şiir Bir Efemera Materyalidir”. Rasim Özdenören aslında bu yazıda da söylemek istediklerini derginin o ayki sayısının konusunu bahane ederek söylüyor. O ayki dosya konusunun başlığını alıyor ve kendi edebiyat anlayışını söylemeye vesile kılıyor. Bu yazının Rasim Özdenören öykücülüğünü anlama açısından özel bir değeri de var. Çünkü yazar bu yazısında öykü anlayışını birkaç cümle ile özetlemiş. Yazar en başta öykü olsun, roman olsun, deneme olsun, bütün edebî türlere şiir olarak baktığını açıklayarak yazıya giriyor ve şiirin bir tanımını yapıyor: “Şiir de, tıpkı sanat ürünü gibi (plastik sanatlar bağlamında) bir ânı yakalamanın ardındadır; o ânı yakalamanın ardına (derdine) düşmüştür. Uçup giden bir ânı yakalamak, tekrarı olmayan bir yaşam parçasını yakalamak demek olur.” Ve ilerleyen satırlarda kendi öyküsü bağlamında ânı yakalama konusuna değiniyor, öykü anlayışını açıklıyor: “İşbu an sorununu ben burada kendi kişisel edebiyat anlayışımı yansıtan bir görüşü dile getirme bağlamında ileri sürmüyorum. Evet, ben, öykülerimde bir ânı yakalamanın ardında olduğumu, öykülerimde onu yakalamanın çabasında olduğumu söylüyorum.”
Rasim Özdenören’in karakteristik özelliklerinden biri de yeni olana, avangart olana, genç düşünmeye ilişkin önyargısız yaklaşımının olmasıdır. Yazmaya başladığı tarihten (1960’lı yıllar) bugüne peş peşe gelen edebî akımlar ve kuşakları yadırgamamış, onları dışlamamış, anlamaya çalışmış, hatta kendisinden sonra gelen birkaç kuşaktan daha yeni ve çağdaş ürünler ortaya koymuştur. Kasım 2015 sayısında yer alan yazısı da bu konuyla ilgilidir. Edebiyatçıların genelde kendisinden sonra gelen kuşakları eleştirdiğini, yadırgadığını söyledikten sonra aynı durumlara bir zamanlar kendilerinin de maruz kaldıklarını belirtiyor. Ama edebiyatın da daima bu yenilikçi ve genç anlayış üzerinden tevarüs ettiğini, ne yapılırsa yapılsın genç düşüncenin önünün kesilemeyeceğini bizzat edebiyat tarihinden örnekler vererek açıklıyor. Yazar tam bir yıl sonra Kasım 2016’da konuyu tekrar ele alıyor ve şunları kaydediyor: “Bir nesil gider, yeni bir nesil gelir. Ama gene biliyoruz, önceki dönemlerde eski nesilden gelenler, yeni gelenlere kucak açmadı. Tersine itici ve dışlayıcı bir konumu benimsediler. Biz, bunun tam tersini yapmak istiyoruz. Hem yeni kuşağa kucak açıyoruz hem yeni kuşağın bize kucak açmasını sağlayacak bir ortam oluşturmak istiyoruz.” Yazar Önyazı’larında zaman zaman konuyu farklı cepheleriyle ele almaya devam ediyor. Örneğin Mart 2020 tarihli sayıda “Bir Nehri Geçmek Ya Da Kuşak Farkı…” adlı yazısında bu kez yeni kuşaklara sesleniyor. Yeni kuşakların da eskilerden öğreneceği çok şeyin olduğunu belirterek yeni kuşakların da bir zaman sonra eski kuşak olacağının bilincinde olmaları gerektiğini söyleyerek yazısını tamamlıyor.
Yazarın yaptığı tespitler açısından önemli bir yazısı da Nisan 2016 sayısında yer alan “Ulusal Edebiyat Versus Ulusalcı Edebiyat” başlıklı yazısıdır. Yazar burada ulusal olanla ulusalcı olanı tarif eder, ayırır. Türk ve dünya edebiyatından örnekler vererek iki kavramı temsil eden isimleri sayar. Yazar, okurları kavramlar üzerinde düşünmeye davet ederken, okurun da işini kolaylaştırır. Yazının can alıcı bölümü de burasıdır. “Ulusal olanla ulusalcılığı ayırmaya özen gösteriyoruz. Ulusalcılık bazen Anadoluculuk nitelemesini benimseyerek veya bu unvanı öne çıkararak da tezahür etmiştir. Her ulusalcılıkta olduğu gibi, Türk ulusalcılığında da yer yer bariz ırkçı çizgiler yakalamak mümkündür. Ulusalcılığın, bir ideoloji olarak başka herhangi bir ideolojiden farkı yoktur. Bir ideoloji olarak ulusalcılığın edebî ürüne yansımasıyla, ulusal değerlerin oluşturduğu kültürün (veya ulusal kültürün) yansıması arasındaki farka dikkat çekmek istiyorum. Ulusal edebiyat, belli bir ulusun kültürünü içselleştirmiş olmayı ifade ederken; ulusalcılıkla nitelenen edebiyat, aynı kültürel değerleri ideolojik perspektiften terennümünü ifade ediyor. Ne var ki, yirminci yüzyılın başlarında, bu iki kavramın birbirinden açık seçik tefrik edilmeyişi, bazen ulusal (millî) denilen edebiyatı ulusalcı (milliyetçi) olanla (ve tersi durumuyla) karıştırmalara yol açmıştır.”
Rasim Özdenören’in Dostoyevski ve Tolstoy’un romancılığı konusunda Dostoyevski’yi tuttuğu ve önemsediği bilinir. Derginin Şubat 2017 sayısındaki “Eflatun ile Aristo, Dostoyevski ile Tolstoy” başlıklı yazısını da bu konuya ayırmış ve neden Dostoyevski’yi önemsediğini gerekçeleriyle ortaya koymuş. Bu bağlamda önemli bir yazı olduğu kuşku götürmez. Yazar, Dostoyevski için şunları söyler: “Dostoyevski bize romanlarıyla ders vermeye kalkışmaz. O anlatır. İnsan gerçekliğini, tüm açmazlarıyla, çelişkileriyle, zaaflarıyla gözler önüne serer.” Ona göre Dostoyevski insan ruhunun bütün girdi çıktısını, çelişkilerini, açmazlarını aynı tablo içinde gösterir. Tolstoy’la ilgili görüşü ise şöyledir: “Tolstoy daha baştan bir vaiz edasıyla işe koyulur. Onun romanlarında insanlar ya dürüsttürler veya ikiyüzlü, riyakâr tiplerdir… O hâllerinden sapma olmaz. Olduğu zamandaysa, bu hâl, kötüden iyiye toptan bir dönüşü, bir sıçrama hâlini, tövbekârlığı ifade etme maksadına matuf bir dönüş hükmündedir.”
Rasim Özdenören iyi bir öykücü olmasının yanı sıra aynı zamanda iyi bir denemecidir de. Derginin sunuş yazısı bağlamındakiÖnyazılar iyi birer deneme örneğidir. Özdenören, denemelerinde zaman zaman edebiyat dışı konulara da değinir. Ama bu konuları da bir şekilde edebiyatla bağlantılandırır. Örneğin 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminden sonra Eylül 2016 sayısında (dergi üç aylık özel sayı nedeniyle haziran-temmuz-ağustosta çıkmaz) konuya değinmiş, “O Gece Neler Oldu?” başlıklı yazısıyla o geceye dair bizzat kendi tanıklığını yazmış ve halkın darbe girişimi sırasındaki tutumunu övmüştür. Tankların üstüne yürüyen kişilerin tankları yöneten askerlere çağrısını da yazısına taşımıştır: “Onlar milletin silahı, o silahı millete karşı kullanmayın, tankı millete teslim edin, bizden size zarar gelmez”
Eylül 2018 tarihinde yine edebiyat dışı bir konuyu ele almıştır. Yazısında yönetim sisteminde meydana gelen değişimi ele alarak yeni seçimler ve Cumhurbaşkanlığı yönetim sisteminin ne getireceği konusunu tartışmıştır. Özdenören, bu tür yazılarda kendi siyasal düşünce ve görüşlerini açıklama imkânı bulmaktadır. Bu vesileyle de demokrasi ve İslami yönetim sistemi arasındaki farkları ele alarak yazısını bitirmiştir. Onun görüşü çok nettir: “Demokrasi siyasal ve yönetsel bir uygulama olarak sınıflı toplumların ürünüdür ve sınıflı toplumlara özgü bir düşünme ve yaşantı biçimini talep eder. Hedefinde İslami yönetim biçimi olanlar demokratik yöntemden yardım beklememeli. İslami yönetim biçiminin kendine özgü yöntemle, yani İslami yaşantı biçimini hedeflemekle gerçekleştirilebileceği akılda tutulmalıdır. İslam özgürlükler ve kendi hayat tarzını yaşama hususunda demokrasiden daha fazlasını vadediyor.”
Özdenören, Kasım 2019 tarihli sayıdaki yazısını 18 Ekim 2019 tarihinde aramızdan ayrılan 50 yıllık yol arkadaşı Nuri Pakdil’e ayırmış. Onunla tanışmalarından başlayarak ölümüne kadar olan döneme ilişkin tanıklıklarını notlar halinde sıralayan yazarın, Nuri Pakdil’e dair son sözleri şöyledir: “Her daim uçlarda konaklar. Sevince tam sever. Öfkelenince öfkesini tam boşaltır. Ilımlılıktan hoşlanmaz. “Ilımlılar, ılımlılar alıp onlara muz yedirmeli” diyerek takılır onlara… Sevgisiyle, nefretiyle, imanıyla sınırdaki burç neredeyse sancağını oraya dikmeye taliptir. Hayatını sevgiyle, aşkla yaşadı. Güzel yaşadı. Güzel öldü. Yüzünün son ifadesi güzel bir gülümseyiş oldu…”
Özdenören’in zaman zaman güncel konulara da değindiğini ama bu konuları her zaman bir şekilde edebiyatla ilişkilendirdiğini belirtmiştik. Mayıs 2022 tarihli “Küresel Salgın ve Edebiyat” adlı yazısında da böyle güncel bir konuya, koronavirüs salgınına değiniyor. Yazısında insanlık tarihinde önemli olaylar yaşandıktan sonra bunların edebiyata nasıl yansıdığını örneklerle açıklayan yazar, bu salgının edebiyatı nasıl etkileyeceği sorusunu soruyor. Türk edebiyat adamlarının bu tür konuları eserlerine yansıtmalarının zaman aldığını, geç yansıdığını belirten yazar bu salgının edebiyatımızda biraz daha erken görülmeye (öncelikle şiirlerde) başladığının altını çiziyor.
Rasim Özdenören Hece Önyazı’larının sonuncusunu Nisan 2021 sayısında yazar. 2015 Şubat ayında başladığı ve özel sayılar hariç her sayıda yer verdiği yazıların sonuncusu “Yazı: Meçhul Yollara Sapmak” başlığını taşır. Özdenören’in, Hece’de altı yıl boyunca her ay edebiyat-siyaset-kültür-medeniyet konularını ele alan ufuk açıcı ve yön tayin edici denemeleri bir gün kitaplaşırsa hep okunmaya devam edecektir.
