Aliya İzzetbegoviç’i anlatmak için onun yetiştiği topraklardan başlamak gerekiyor. O tabiatı iyi okumak gerekiyor. Evet, dünyada gördüğümüz her şey okunmak üzere, ibret almak üzere bize sunulan ayetlerdir. Aliya işte bu topraklarda derinlerdeki çınar ağacının köklerini yeniden filizlendirmek isteyen kutlu bir bahçıvandır.
Kemal KAHRAMAN
Dr., Tarihçi-Yazar

Yemyeşil arazisiyle, soğuk kaynaklardan boşalan coşkun akarsularıyla münbit bir memleket düşünün. Ne var ki bu toprağı işleyecek, insanlara, dünyaya faydalı ürünler, meyveler yetiştirecek erler, erenler ortadan kaybolmuş. Her yanı yabani otlar, zararlı böcekler, tehlikeli yaratıklar sarmış. Bir zamanlar hoş meyveler veren aşılı ağaçlar, bedenlere, ruhlara şifa olan bitkiler, soylu çiçekler istilaya uğramış. Bu gülizarın bahçıvanları, Sarı Saltuk’un torunları, buraları terk edip hangi alemlere gitti?
Bir memleket bir kez gülizar oldu mu, hep gülizar hükmündedir. Her yanını ayrık otları sarsa da, kökleri yüzyılların ötesinde dersaadete kadar uzanan soylu ağaçlar, hep yeniden filizlenmek için rahmet yağmurlarını bekler. Kim bilir belki de müminlerin damla damla gözyaşları bir gün böyle bir ağaca ulaşır, içinde hayat enerjisi bulunan güngörmüş kökler, vaktin geldiğine hükmederek filiz verir, oksijene, güneşe uzanır, harap olmuş bahçeye aldırmadan yükselir, insanlara yeniden umut olur, gölge olur, dalları güzel kuşlara yuva olur, meyveleri güzel insanlara şifa olur.
Aliya İzzetbegoviç’i anlatmak için onun yetiştiği topraklardan başlamak gerekiyor. O tabiatı iyi okumak gerekiyor. Evet dünyada gördüğümüz her şey okunmak üzere, ibret almak üzere bize sunulan ayetlerdir. Aliya işte bu topraklarda derinlerdeki çınar ağacının köklerini yeniden filizlendirmek isteyen kutlu bir bahçıvandır.
Gün ışığına çıkardığı filizleri iyi baksınlar, budayıp sulasınlar, has bahçelere çevirsinler diye kendinden sonraki nesillere emanet edip aramızdan ayrılalı hayli zaman oldu. Bu bahçenin erlerine, akıllarına, gönüllerine rehber olacak eserleri, sözleri arkasında bırakarak sırlar alemine kavuştu.
Peki kimdi bu, Moğol istilasında bir Mevlana gibi, düşüş devrinde bir Sezai Karakoç gibi insanımızın krizde olduğu bir zamanında ortaya çıkan büyük düşünür, yazar? Kimdi bu zekayla aklı, ilimle irfanı, etikle ahlakı, imparatorlukla devleti usta bir sanatçı titizliğiyle birbirinden ayıran, ama düşünceyle şiiri birbirine bu kadar yaklaştıran adam?
Öyle ki sözleri mısralar gibi akıllarda kalıyor, bir darbı mesel olup dilden dile, gönülden gönüle dolaşıyor. Birbirlerinden farklı görüşlere de sahip olsa müminler tarafından kolayca benimseniyor, ortak bir payda oluyor. Avrupa’nın ortasında küçük bir ülke gibi görünen yerde (Bosna) bütün bir İslam dünyasını kucaklayacak kadar geniş bir perspektiften bakabiliyor.
O Aliya’dır. İzzet-begoviç. Bunu soyadı sanmayınız. Dedesinin adı. Tıpkı ataları gibi, dedesinin adıyla anılıyor/bizde soyadı meselesi cumhuriyetin başlarındaki kargaşada nesepleri de yeniden başlatmak için bulunmuş bir formül olabilir. Boşnaktır. Belki Türkçe bilmez. Bize anlaşmak için dilin önemli olduğunu öğretmiştir. Ama bu bildiğimiz lisan anlamındaki dil değildir. Kadim kültürümüzde dil denince gönül anlaşılır. Gönüller bir olunca kelimeler aksesuar olarak kalır.
Bir Adam Yaratmak oyunu vardı Üstad Necip Fazıl’ın. Hayat, zaten oyun değil midir? O harap bahçelerde Aliya nasıl yetişti? Demek ki göremediğimiz bir şeyler var. Harabelerin arasında kaybolmayan umutlar var. Yeniden dirileceği günü hasretle bekleyen. Çocukluğunu okurken iki önemli ayrıntı dikkatimi çekiyor.
Biri, annesi; dindar, saliha bir kadın. Küçük Aliya’yı sabah namazına kaldırıyor. Daha çocuk, uykuya ihtiyacı var, uyuyuversin demiyor. Tabi her şeyden önce kendisi huşu ve huzur içinde eda ediyor. Çocukları küçümsemeyin onların gözünden kaçmaz. Dilinizle gönlünüzün aynı şeyi söyleyip söylemediğini hemen fark eder onlar. Söylediğinizden çok yaptığınıza bakarlar. Çünkü onlar masum. Sabi, derdi dedem. Onlar tam olarak perdenin bu tarafına geçmiş değiller. Bakışları sahicidir.
Aliya annesini seviyor ama erken saatte uykudan uyanmakta biraz zorlanıyor. Bunu hatıralarında dile getiriyor. Lakin bu yaşlardaki biraz zorlama onun ibadeti hayat boyu kolayca yapmasını sağlıyor. Bu, ruhun kaslarını açmak gibi bir şeydir. Bir kez o esnekliği kazandığında artık zor gelmeyecektir.
Hayatımızda zarif dokunuşlarıyla şahsiyetimize şekil veren bu mübarek ellere her zaman ihtiyaç vardır. Ruhun mayalanma çağıdır. Aliya’yı bütün o gençlik yılları boyunca aldığı eğitimlerde, okuduğu kitaplarda değil işte burada aramalıdır. Burada kişiliğin temelleri atılır. Daha sonra hayatta ne kazandıysa, onun üzerine inşa edilir.
Dikkatimi çeken ikinci ayrıntı; Vicecnica’da Hacı Camii imamı Rahmanoviç’in Rahman suresini benzersiz güzellikte okuması. Aliya hayalinde derin bir iz bırakan bu olayı, hayatının bu dönemini özlemle yad ediyor. Hoca Rahmanoviç’in nasıl bir hizmette bulunduğunu görebiliyor musunuz? Avrupa’nın ortasında hocanın güzel kıraatiyle yaptığı zarif dokunuşlar, bir medeniyetin sözcülüğünü yapan büyük bir şahsiyetin şekillenmesine çok önemli katkılarda bulunuyor.
Aliya, 1925 doğumlu. 15 yaşına geldiğinde yani 1940’larda okullardaki ateist, Marksist görüşlerden etkileniyor. Demek ki Sovyet rejimi Sırbistan’ı çoktan etkisi altına almış. Fakat toparlanması zor olmuyor Aliya’nın. Kısa zaman sonra onu Genç Müslümanlar (Mladi Muslimani) grubunun kurucuları arasında görüyoruz.
Yeni kurulan sosyalist Yugoslavya, Müslümanlara büyük zulümler yapıyor. Camiler, medreseler kapatılıyor. Hacca gitmek yasaklanıyor. Nedense bu uygulamalar bize aşağı yukarı aynı dönemlerdeki ülkemizi hatırlatıyor. Aliya, 1946’da gruba üye olmaktan üç yıl hapse mahkum oluyor. 1974’te Tito’nun hazırlattığı yeni anayasayla Müslümanlar biraz rahatlıyor. Camiler, medreseler yeniden açılıyor.
1983 yılında Aliya, İslam Manifestosu’nu yayınlıyor. Bunun için rejim tarafından 14 yıl hapse mahkum oluyor. Foça cezaevindeki 6 yıllık mahkumiyeti sırasında Doğu ve Batı Arasında İslam adlı eserini kaleme alıyor. Sosyalist rejim çökerken Aliya, eski Genç Müslümanlar teşkilatından 40 arkadaşıyla Demokratik Eylem Partisi’ni (SDA) kuruyor.
Sonra bağımsızlık ilan ediliyor. Bosna halkı, Sırp ve Hırvat hakimiyetine karşı büyük bir direniş mücadelesi veriyor. Aliya bilge bir lider olarak destanlaşıyor. Katliamlardan bile bir umut çıkarmaya çalışıyor; Bizi toprağa gömdüler ama tohum olduğumuzu bilmiyorlardı. Bütün bir Batı dünyasına karşı gücü yettiğince duruyor. Düşmanlarımız burada, dostlarımız nerede? diye haykırıyor. Batı’nın dayattığı Dayton Andlaşması’nı imzalamaya giderken şöyle diyor:
Ben Avrupa`ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptı. Hem de Batı`nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.
Aliya, hamasi nutukların adamı değildir. Gelinen noktayı, gidilecek yolu iyi hesap eder, bunu yaparken öz eleştiriden kaçınmaz. Dışlayıcı değil sahiplenici, onarıcı bir yaklaşım sergiler. Bütün resmi görmek için mümkün olduğunca yüksek, gerçekçi bir noktadan bakmaya çabalar:
Batı ne bozuk ne de yozlaşmıştır. Çürümüş komünist sistem bu yanılgıyı çok pahalı ödemiştir. Batı çürümemiştir. Batı güçlü, kültürlü ve organizedir. Okulları bizimkilerden daha iyi ve şehirleri bizimkilerden daha temizdir. Batı’da insan hakları daha üst düzeydedir, fakirlere ve özürlülere yönelik sosyal imkanlar daha iyi organize edilmiştir.
Batılılar genelde sorumlu ve doğru insanlardır. Benim onlarla ilgili tecrübelerim böyledir. Ancak gelişmişliklerinin karanlık yönlerini de biliyorum ve göz ardı etmiyorum. Evet, İslam en mükemmeldir ama biz mükemmel değiliz! Bu sıklıkla karıştırdığımız bir konudur. Batı’yı küçümsemek yerine onunla yarışmalıyız! Kur’an bize tam da şunu emretmemiş midir: Öyle ise iyilikte yarışın.[1]
Tarihte kimi insanlar vardır devlet başkanı olmuştur. Kimi bilge kişiler vardır onlar da devlet başkanına, hükümdara erdemli bir yönetim için siyasetname, pendname yazmıştır. Aliya’ya her ikisi bir arada nasip oldu. Böylece sözleri kadar duruşuyla da örnek olmaya çabaladı.
Yeni kurulan Bosna’nın Cumhurbaşkanı oldu. Ona bilge kral dediler. Kabul etmedi. Bu bilgiyi kendisiyle son röportajı yapan Akif Emre’den alıyoruz. Beklenen de buydu. Kral, Slav dilinde hükümdar demek. Köken olarak Kutsal Roma İmparatorluğu’nun, bugünkü Avrupa’nın kurucusu sayılan büyük Karl’dan yani Şarlman’dan (768 – 814) geliyor. Nasıl kabul eder? Zaten Bilge- hükümdar deselerdi yine de kabul edecek değildi. Bilgelik, bir teveccüh olarak belki.
Aşağı yukarı aynı zamanlarda o Bosna’da İslam’ın Diriliş Problemleri’ni, Doğu ve Batı Arasında İslam’ı yazarken, ülkemizde Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Amentüsü’nü, Ruhun Dirilişi’ni yazıyordu. Coğrafyamızın iki önemli merkezinde ortaya çıkan ve bilge olarak kabul edilen iki büyük düşünür ve yazar, nice zamandır savrulan değerlerimizi, umutlarımızı tutup yeniden ayağa kaldırmanın, filizlendirmenin yollarını aradı. Teoriler ortaya koymanın yanında siyasi girişimlerde bulunarak ellerinden geldiğince bir model ortaya koymaya çalıştı. İki büyük usta, birbirinden habersiz aynı zamanlarda aynı milletin zihinlerinde yeni ufuklar açtı.
Aliya tevazu içinde yaşadı. Başkanı olduğu SDA kongresinde fotoğrafının duvara asıldığını gördüğünde şöyle dedi; Bunu abartılı bir tevazu olarak görmeyin ama benim fotoğrafımın asılması değerlerimize uygun değildir. Kahve molasında lütfen onu kaldırın.[2] 2000 yılında cumhurbaşkanlığından istifa etti. Cumhurbaşkanı olarak ölmek istemediğini söyledi. Son üç yılını bir apartman dairesinde geçirdi. Mezar taşına hüvelbâki’nin hemen altına Abdullah: Allah’ın kulu, yazılmasını istedi.
[1] İzzetbegoviç, A. (2015). Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar, Çev. H. T. Başoğlu, İstanbul: Klasik, 415.
[2] Gündüz, S. (2013, 18 Ekim). Sen Gittin Hüzün Elde Kaldı, Alija, Yenişafak.
