Bosna’da verilen selâm bir kimlik belirtisidir. Sırp ve Hırvatların karışık yaşadığı toplumda bir kişinin Müslüman olup olmadığını verdiği selâm tarzından anlayabilirsiniz.
Hüseyin YORULMAZ

Aliya İzzetbegoviç’i yetiştiren iklimden ve coğrafyadan bahsetmezsek bu yazı eksik kalır, biliyorum. Dolayısıyla adı Bosna-Hersek ile özdeş bir insandan bahsederken, onun yetiştiği coğrafya ve tarihin, iklimin bizim için çok büyük bir önemi vardır. Önemi vardır çünkü Balkanları Anadolu’nun doğal bir uzantısı kabul edersek bu toprakların tarihi biraz da bizim tarihimiz sayılır. Aliya ne kadar Bosnalı ise o kadar Türkiyeli, ne kadar Boşnak ise o kadar Müslüman ve Türk’tür.
Osmanlı Atlasının Bosna Kumaşı
Türkler uzun ve çetin mücâdelelerden sonra yaklaşık dört asır boyunca Balkanlar’da yegâne hâkim bir güç olarak bulunmuştur. Bu mücâdele genellikle Türklerle Balkan halkı arasında değil, Balkan halkına hâmilik eden Avrupalılarla Türkler arasında cereyan etmiştir demek, daha doğru olur. Osmanlı muhalifi tarihçiler bile bölge halkının Türk idaresinden memnun olduğunu söylemiş, Balkanlar’da uzun süre bulunuşumuzun sebebini de bu memnuniyete bağlamışlardır. Dolayısıyla bu uzun zaman diliminde atalarımız, değişik milletlerden meydana gelmiş Balkan mozaiği ile kaynaşmış, asırlar boyunca iç içe yaşamışlardır. Bu birlikteliğin tarihî ve kültürel sonuçlarının etkisi, günümüzde dahi (Kosova, Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ vs.) her alanda sürmektedir.
Evliya Çelebi’nin “lisanları ve kendileri pâk ve kadirşinas insanlardır” dediği Boşnaklarla yüzyıllar boyunca sürdürdüğümüz bu uzun yürüyüşün hikâyesini “dil” denen canlı ve akıcı varlıktan daha iyi takip edebiliriz. Yapı olarak Boşnakların konuştuğu dille Türkçe tamamen farklı bir lisandır. Slav dilleri ailesi içinde bulunan Boşnakça’daki -bunu kabul etmeyip Sırpça diyenler de var- Türkçe kelimelerin sayısını göz önünde bulundurursak, dört asırdan beri adeta et ve tırnak mesabesinde birbiriyle kaynaşmış olan Türkler ve Boşnaklar için “iki dil, bir millet” tabirini rahatlıkla kullanabiliriz.
Her dilde o dilin kendi kuralları içerisinde birtakım doğal değişiklikler görülür. Bu değişmeler genellikle dışarıdan gelen dalgalarla ortaya çıkar. Kuşkusuz bu durum bizim dilimizde de vardır. Bazı Arapça ve Farsça kelimeler dilimize geçerken bu ses değişmelerinin etkisinden kurtulamamıştır: Mesela “peygamber” (peyâmber: haber veren), “rûze” (oruç), “mide-nüvâz” (maydanoz), “Muhammed” (Mehmed) vs. Aynı dönüşümün kimi Türkçe kelimelerde bile olduğunu söylemek mümkün: Bugün en çok kullandığımız “iyi” sıfatının “edgü, eygü, eyü, iyü, iyi” seyrini takip ederek bugüne gelişine ve ilk şeklinin “edgü” olduğuna kaç kişi inanır!?
Bu değişimlerin bir benzerini Türkçe’den Boşnakça’ya geçen kelimelerde de görüyoruz. Bosna-Hersek’in ünlü Türkologlarından Amina Siljak Jesenkoviç yüksek lisans tezinde, Türkçe’den Boşnak diline geçen kelimeleri dinî terimler, günlük yaşam, ev döşeme, giyinme kültürü ve yemek kültürü olmak üzere birtakım gruplara ayırır. Ve bunlara dair gündelik yaşantıda kullandıkları sözcüklerden örnekler verir. Aslında bu konuda Jesenkoviç’ten de önce Hanka Vaydoviç’in kapsamlı bir çalışması bulunmaktadır. Vaydoviç, Boşnakça, Sırpça ve Hırvatça’da kullanılan Türkçe asıllı kelimeleri araştırmıştır. Şunu da belirtelim ki Bosna’daki tüm unsurlar Türkçe sözcükleri aynı oranda kullanmamış, inanç yapılarına göre seçerek almışlardır. Jesenkoviç buna “cenaze”yi örnek verir: Cenaze, Türkiye’de inanç farkı gözetilmeksizin her dinden topluluğun ölüsü için kullandığı bir terimdir ama Bosna’da sadece Müslümanların mevtası için kullanılır. Boşnak Müslümanlar, gayrimüslimlerin ölüsünü tanımlamada başka bir terim kullanır: “Sahrana.” Mesela Mareşal Tito’nun, Rus lider Brejnev’in “sahrana”sı vardır. Onların naşını “cenaze” ile ifade edersek, gâvura Müslüman demek gibi Boşnaklar bunu çok tuhaf karşılar. Bizlerin, Müslüman olmayanların ölüsüne “toprağı bol olsun” değil de, “Allah rahmet eylesin” dememiz gibi.
Boşnakların dilinde daha çok Türkçeden geçen dua ve selâmlaşmaya ait kelime grupları yaşıyor. Bayramlarda Bosna-Hersek şehirlerinin en işlek cadde ve sokaklarında bez afişlere iri harflerle yazılmış “Bayram Şerif Mubarek Olsun!” yazısını görürsünüz. Sabahleyin kalkan bir Müslümanın komşusuna ilk sözü “Sabah hayrola!”dır. Muhatabı ise “Allah razi ola!” diye mukabelede bulunur. Ayrılırken de birbirlerine “Allahimanet” derler. “Allah’a emanet” değil, ismin e-halini yutarak ve “emânet”in ilk harfini dönüştürerek “Allahimanet.”
Kadîmden beri öyle kalmış ve öyle yaşıyor. Yine birbirlerine veda ederken veya “aferin” yerine “eyvala” derler. “Eyvallah”ın ta kendisi. Bununla beraber daha çok konuşma dilinde geçen “eydovale” (eyi dua ile) ve “eysahadile” (eyi sıhhat ile) veya “esadile” (eyi sıhhat ile) gibi şekil alarak bizde olmayan selamlaşma biçimleri de hâlâ yaşamaktadır. Bu insanlar birbirlerini selâmlarken “Selâm aleyk” der. “Selâmün aleyküm” diyenler olduğu gibi, ekseriyetin selamlaşma biçimi böyle. “Aleyküm selâm”da bir değişiklik yok. Ancak yer yer selâmdan sonra bazı dindar Müslümanlar arasında “ve rahmetullahi ve berekâtihî…” diyerek uzatanlara da rastlarsınız.
Bosna’da verilen selâm bir kimlik belirtisidir. Sırp ve Hırvatların karışık yaşadığı toplumda bir kişinin Müslüman olup olmadığını verdiği selâm tarzından anlayabilirsiniz. “Merhaba” gibi bizde nispeten daha nötr bir selâmlaşma tarzı bile bir kimlik belirtisi ve Müslümanlara özgüdür.
“Tanrı selâmı”ndan sonra kusursuz bir misafirperverlik gelir. Bununla ilgili bazı kelimeler de telaffuzda dönüşüme uğramıştır. Boşnaklar bizdeki “buyurun” kelimesinin son harfini m’leştirerek “buyurum” şeklinde söylerler ve kullanıldığı yer Türkçe’deki gibidir. Kullanış biçimi ve tabii ki konukseverlikleri de aynı. Misafirlerini karşılarken ve bir şey ikram ederlerken nezaketen “buyurum” derler. Artık icabet size kalmıştır. Misafirlere yapılan ikrama “ziyafet” derler. İkram da “içram”. İkram vermek ise “poiçramiti”. Kalabalığa ve çokluğa “siyaset” derler. Problemler hariç olmak üzere bu siyasetin politika ile herhangi bir ilgisi yoktur. Bu arada bir yakınları veya tanıdıkları akrabalarını kaybetmişse “Başum sagosun” dediklerini duyarsınız. Cevabı da “Dostum sagosun”(Dostum sağolsun)dur.
Beyoğlu Ali İzzet Paşa
Tarihte iz bırakmış birtakım kişileri gelişmekte olan önemli olayların ortaya çıkardığı kabul edilir. Nadir görülen toplumların kırılma anında olayların akışını o kişi belirler ve kalabalıkları açtığı çığırdan yönlendirerek ustalıkla yürütür. Akıp giden mecrada selin önünde bir çer-çöp olmaz; çığır açarak olaylara yön verir. Sanki o kişinin, arkasındaki kitleye yön vermek için o zamanda dünyaya gelmesi gerekiyormuş gibi, tarih onu bu belirleyici özelliğinden dolayı kendiliğinden kahraman yapar. Kaderin tecellisi denilen şey de galiba bu olsa gerektir.
Aliya İzzetbegoviç, Bosna savaşında varlığını tüm dünyaya kabul ettirmiş, halkının kaderini belirleyen ender devlet adamlarından biridir. Bilindiği gibi Dayton Antlaşması ile Bosna-Hersek birtakım kantonlara ayrılmış ve bu kantonları oluşturan çoğunluğun yanında diğer unsurlara da söz hakkı verilmiştir. Aliya kendi kantonlarında bu hakkı tanımasına rağmen diğer kantonlarda, özellikle Sırp Cumhuriyetine ait bölgelerde Boşnaklar bu haktan mahrum bırakılmışlardır. Dayton’da Aliya’nın içinde ukde olarak kalan en büyük soru işaretlerinden biri de budur. Zaten söz konusu antlaşmayı “yüreğinden kan damlayarak” imzalamak zorunda kaldığını bizzat kendisi söylemiştir. Dört yıl boyunca dünyanın yok etmek istediği sistemler anaforunda Bosna’nın bir dal bulup can havliyle tutunması idi bu. O dalın gövdeden koparılmak istendiğini, Bosna’da her an budanmakla karşı karşıya olduğunu yıllardır hep beraber gözlemliyoruz.
Ülkesinin bu hâlde olması Aliya’nın duruşuna bir halel getirmez. O bütün bunların başına niçin geldiğini, halkının sahip olduğu kimliği yüzünden olmadık sıkıntılara katlandığını çok iyi biliyordu. Ya bu kimliğinden vazgeçecekti ya da ülkesinden. Onun için ilkinden vazgeçmesi demek, halkının tarih sahnesinden çekilmesi ile eşdeğerdi. Kimliğinden taviz vermediği için ülkesini bu kadar da olsun koruyabildi. Ondan vazgeçseydi, ülkesinin bir Sırbistan’dan yahut Hırvatistan’dan farkı kalmayacaktı. Bunu en iyi bilenlerden biriydi çünkü. İşte Bosna’da, Boşnak halkının bile bir kısmının anlayamadığı Aliya’nın büyüklüğü buradan gelmektedir. Mareşal Tito döneminde uyutulmuş ve kendi kimliğinden soyutlanarak uyuşturulmuş Boşnaklardan bahsediyoruz.
Üsküdarlı bir zabit kızının torunu olarak Türkiye ile yüz yıl önce koparılmış tarihî bağı yeniden kurmak Aliya’ya nasip oldu. Dolayısıyla biz onu, Rumeli’den yetişmiş paşaların ve beylerin devamı, hikmetli devlet adamlarından bir Tiryaki Hasan Paşa ve Ahmed Cevdet Paşa silsilesinin uzantısı olarak görüyoruz. Balkanların yüz yıl önce Anadolu’dan zoraki olarak koparılmış bağını yeniden sağlamlaştıran sembol bir isim olarak akıllarda kalacak.
Duvarların yıkıldığı 1989 yılı sonrasında Aliya gibi bir siyasetçinin Bosna’nın başında bulunması, Boşnak Müslümanları adına büyük bir kazanç olmuştur. Aliya İzzetbegoviç, nicedir emsâline az rastlanan devlet adamlarımızdan biridir. “Devlet adamlarımızdan” diyoruz, çünkü 300 sene, 400 sene önce dünyaya gelseydi, Osmanlı’nın anlı şanlı paşalarından biri olabilirdi. Belki de aynı bölgeden gelip Osmanlı tarihinde padişahlıktan sonra en büyük makam olan sadarete oturmuş Sokollu Mehmed Paşa, Damat İbrahim Paşa, Koca Mustafa Paşa, Hersekzâde Ahmed Paşa gibi ünlülerin safında yer alacaktı. Kim bilir tarihe Beyoğlu Ali İzzet Paşa olarak geçecekti. Ya da bilge ve düşünce adamlığını göz önünde bulundurursak, Saraybosna’dan kalkıp gelerek İstanbul medreselerinde ders görmüş ve kısa zamanda bilgi ve görgüsüyle temâyüz etmiş Müderris Ali İzzet Efendi olarak tanıyacaktık onu. O zaman da muhtemelen büyük bir kadı ya da şeyhülislâm olabilirdi. Bu arada belki bir “divan” da düzenleyebilirdi. Çünkü eskinin medreselerinde şiir ve edebiyatla uğraşmak o kişiye farklı bir rüçhaniyet kazandırıyordu. Bu imtiyazlı özelliğinden dolayı muhtemelen padişah saraylarının, sadrazam konaklarının aranan bir şairi de olabilirdi. Böylece yine o bölgenin topraklarından gelmiş Bosnalı Sabit gibi, Priştineli Mesîhî gibi, Vardar Yenicesi’nden çıkmış Hayâlî Bey gibi Divan şiirinin büyük ustalarından biri olarak tanıyacaktık ve şiirlerini bugünkü Türk üniversitelerinin edebiyat bölümlerinde okutacaktık.
Üsküdarlı Sıdıka hanımın torunu olan Aliya, bir İstanbullu kadar bize yakın ve içimizde yaşamış biri sanki. Siyasi ihtirasları uğruna rakiplerinin omuzlarına basarak yükselmiş bir politikacı değildir o. Doğuştan tevarüs etmiş “beyoğlu” bir liderdir. En tepe noktada kayd-ı hayat şartıyla bulunmak ve ne pahasına olursa olsun ille de insanları yönetmek gibi bir şiarı olmamıştır. Ölümünden birkaç yıl önce sağlık nedeniyle başkanlıktan ayrılması da bunu gösterir. Görev başında ölerek tarihe geçmek gibi bir derdi de yoktur. Bütün bu hasletlerinden sıradan bir siyasetçi olmadığını çıkarıyoruz.
Yıldızların nadiren parladığı anlar vardır. 1989 tarihi o anlardan biridir. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra dünyanın gidişatı, hapishaneden yeni çıkmış Aliya İzzetbegoviç’i siyasetin içine çekmiş, kendisini politika kazanının içinde bulmuştur. Ya işe el atacak ya da olup bitenleri eli böğründe oturup seyredecekti. Sadece buğzetmeyi inancının en zayıf noktası olarak gördüğünden, eliyle ve diliyle haksızlığa karşı savaşmak için yola çıktı. Böylece Soğuk Savaşın bittiği bir dönemde, Balkan coğrafyasının Bosna kesitinde üzerine düşen görevi yerine getirdi.
Aliya İzzetbegoviç deyince her zaman şöyle bir fotoğraf karesi gözümüzün önünde canlanır: Bakışlarındaki derinlik ve duruşundaki vakar, âşinâsı olduğumuz ricâl-i devlet arasında onu hep yalnız kalmış bir insan gibi gösterir. Simasındaki kendine özgü tebessüm ağlamaklı yüz hatlarının hüzne karışmış ifadesi gibi durmakta, çivit mavisi gözleri hikmetli bakışına derin bir anlam katmaktadır.
Aliya, tarihe çentik atmış bir bilge isimdir. Selefleri Mahmud Paşa gibi, Hersekli ve Köprülü Paşalar gibi… Aliya olmasaydı, dünya sisteminin o bölgedeki Müslümanları Sırplaştırmak ve Hırvatlaştırmak için elinden gelen tüm imkânları kullandığı bir zamanda, olmadı büyük bir soykırımla tarih sahnesinden silinmek istendiği yirminci asrın son yıllarında bağımsız bir Bosna kurulamayabilirdi. O, Balkan coğrafyasının batısında Boşnakların inancını yeniden mayaladı. İstikbâl vaad eden bu mayanın tuttuğunu bugün bütün dünya görüyor. Aliya, halkını arkasına alarak ayaklarına takılmak istenen prangaları kırmış, dünya âleme ben de varım diyebilmiş bir liderdir.
Aliya ve Tayyip
Yakın dönem siyaset tarihimizde, biri Türkiye’de öbürü de Bosna’da olmak üzere ön adıyla hitap edilen herkesin âşinâ olduğu iki lider vardır: Aliya İzzetbegoviç ve Recep Tayyip Erdoğan. “Bey” ve “efendi” gibi tazim sıfatlarının yanında, “Başbakan” ve “Cumhurbaşkanı” gibi bulundukları makamı ifade eden ünvanlar kullanılmakla beraber, genel olarak halkın bu iki lidere sevgi ve saygısının bir yansıması olarak önadıyla hitap edildiğini görüyoruz: Aliya ve Tayyip. Her ikisi de kendi sınırlarını aşmış Filistin, Bosna, Pakistan, Mısır, Somali, Suriye başta olmak üzere Endonezya’dan Fas’a kadar bütün bir İslâm dünyasına mensup ümmetin bu zamandaki alemdârı olmuştur. Aynı zamanda insanların en yakınları ve samimi buldukları kimseler için kullandığı ön adıyla anılmak, Erdoğan ve İzzetbegoviç’in halkı tarafından kendilerinden biri olarak algılandığını göstermesi bakımından da üzerinde durulmaya değer bir özelliktir.
Kader, çağdaş olan bu iki lideri 20. yüzyılın ikinci yarısının sonlarında aynı zamanlarda buluşturdu. Aliya’nın son nefesini vermeden önce de aynı ortamda bir araya geldiler. Tarih: 18 Ekim 2003, Cumartesi. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan İngiltere’nin başkenti Londra’daki görüşmelerini bitirmiş, İstanbul’a dönmek üzere iken, 38 günden beri hasta yatağında yatan Aliya İzzetbegoviç’in durumunun oldukça ağırlaştığına dair bir haber ulaşır kendisine. Hiç hesapta yokken bunun üzerine Erdoğan yolunu değiştirerek doğrudan Saraybosna havalimanına iner. Türk Başbakanın amacı, Bilge Lideri ölümünden önce hasta yatağında son bir kez olsun görebilmekti. Erdoğan, Boşnak liderin konuşamayacak kadar ağır hasta olduğunu biliyordu. Çünkü günlerdir bilinci kapalı olarak yattığını ve kimseyle konuşamadığı haberini almıştı. Buna rağmen dünya gözüyle son bir kez olsun görüp helâlleşmek istedi ve yolunu Bosna’ya düşürdü.
Ancak bu ziyaret, Erdoğan’ın üzerine başka bir görev daha yükledi: Kendi ülkesinin sorumluluğuna ilâveten bir de Bosna’nın sorumluluğu. Konuşmalarında Saraybosna’dan Semerkant’a, Kahire’den Mekke-Medine’ye sık sık selam göndermesinin nedenlerinden biri de budur. İşin ilginç yanı günlerdir bilinci kapalı olarak hastanede yatan İzzetbegoviç’in şuuru Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı gelince açıldı. Oğul Bakir İzzetbegoviç’in anlattığına göre Aliya, Recep Tayyip Erdoğan’ın geleceğini duyunca mavi gözlerine fer gelerek sararmış yüz hatlarında tebessüm belirmeye başladı. Belli ki ona vereceği bir mesaj vardı ve o da ayağına geliyordu. Erdoğan’ı odasının kapısında aniden görünce hafif meyilli yastıktan biraz kıpırdanarak kalkmak istedi. Bu hareketi yaparken zorlandığı görüldü. Misafiri buna engel olup rahatsız olmaması gerektiğini yakınlarına söyleyerek hemen yanı başındaki bir sandalyeye oturdu. Bir süre öylece karşılıklı göz göze bakıştılar. Bilge Lider adeta uzun zamandan beri ölüm döşeğinde Türk misafirini bekliyordu ve söylenmesi gereken bir vasiyeti vardı da onu iletecekti. Dermansız kollarını uzatarak Erdoğan’ın ellerini iki elinin içine aldı ve söze sanki saatlerdir süren doyumsuz sohbetin ardından yarım kalmış cümlesini tamamlar gibi kesik kesik şu kısa cümleleri kurabildi:
– “Tayyip kardeşim dualarımız sizinle… Bu topraklar, evlâd-ı fâtihân ve Osmanlı bakiyesidir. Bosnamı koruyun, Bosnama sahip çıkın… o size emanettir!..”
Hepsi bu kadar! Burası sözün bittiği yerdir. Artık meramı anlatmak için kurulacak başka cümlelerin bir anlamı da kalmamıştır. İçinde bulundukları atmosfer ve yaşadıkları yoğun duygu seli çok şey anlatıyordu zaten. Bilge Lider bu sözü o güne kadar görüştüğü tüm liderlerden sır saklar gibi esirgedi, kimseye söylemedi. Belki de bu sözü Erdoğan’dan başka kimsenin kaldıramayacağını bildiği için o ana kadar içinde saklamıştı. Ya da onun istikbâlini okumuştu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki başkanlığından beri takip ettiği ve zaman zaman görüştüğü Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığının ardından daha 7-8 ay kadar ancak geçmişti.
Aliya, üzerindeki en değerli emaneti Tayyip Erdoğan’a yükleyecek kadar onda bir damar bulmuş ve kalpten kalbe köprü kurarak adeta geleceğini okumuştu. Artık emanet emin ellerdeydi ve ruhunu teslim edebilirdi. Erdoğan, bu ziyaretin ardından son derece mutlu ayrılmış ve Boşnak liderin iyileşiyor olduğunu düşünmeye başlamıştı.
Üsküdarlı Sıdıka Hanımın torunu ile yine Üsküdar’ın yamaçlarında Karacaahmet sırtlarında medfun Tenzile hanımın oğlunu kader son olarak bir araya getirmiş ve her iki taraf için de maksat hâsıl olmuştu. Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç bu tarihî randevudan bir gün sonra 19 Ekim 2003 Pazar günü ebediyet yurduna göç etmiştir.
Aliya’nın öldüğü gün gökyüzünün ağladığı gündür. “Yıldızların parladığı an”dan sonra “kayan yıldız sırrı” da diyebilirsiniz buna. Yahut 20. yüzyılın ufûnet dolu karanlığından kurtuluşun yıl dönümü olarak 21. yüzyıla parlak bir giriş yapmak. Çünkü tüm dünyanın gözleri önünde sergilenen Sırp katliamının, Çetniklerin döktüğü kanı ancak böylesi bir yağmur temizleyebilirdi.
İrtihâl-i Dâr-ı Bekâ
Aliya, ahir ömründe iki kez kalp krizi geçirdi. İlki, Bosna’nın ameliyat masasına yatırıldığı Dayton Antlaşması’nın hemen sonrasına, 1996 yılının ilk aylarına rastlar. O tarihten sonra birkaç yıl daha aktif görevde kalabildi. 10 Eylül 2003 tarihinde evinde aniden bayılması ve düşerek dört kaburga kemiğinin kırılması üzerine hastaneye kaldırıldı. Bu kriz fena idi ve atlatılacak gibi durmuyordu. 78 yaşındaki Aliya İzzetbegoviç iç kanaması geçirmiş ve yolun sonuna gelmişti. 40 gün sonra da Koşeva Hastanesi’nde vefat etti.
Bosna’da vefat eden Müslümanlar için gazetelerde ve sağa sola asılan duvar ilânlarında öteden beri “irtihâl-i dâr-ı bekâ” (ölümsüzlük yurduna göç) ifadesi kullanılır. Bosna’da yüzyıllardır kullanılan bu kalıp bir Osmanlı ifade tarzı olup Arap harfleriyle yazılır. Bu ifade Aliya İzzetbegoviç için de kullanılmış ve ülkenin en küçük yerleşim birimlerine kadar her tarafa gönderilmişti. Bu ilânlar Müslümanlar için yeşil basılırken, gayrimüslimler için siyah ve ateistler için açık mavi basılmakta ve ölen kişinin kimliğini belirtmesi bakımından bir anlam ifade etmektedir.
İzzetbegoviç öldüğünde herkes onun Gazihüsrevbey Camii’nin haziresine gömüleceğini sanıyordu. Meğer vasiyetnamesinde, “Beni şehitlerin yanına defnedin!” demiş. Yıllardır onların yanında olmayı arzu ettiği şehitlerin yanına… Sevdiği ve özlediği mücâhit arkadaşlarının arasında Kovaçi Mezarlığı’nda yatıyor şimdi.
Aliya, kendisini hep bir evlâd-ı fâtihân ve Osmanlı torunu olarak gördü. Bosna’yı da Balkanlar’ın batı ucunda kalmış bir Osmanlı toprağı. Onun için İstanbul’dan Fatih Sultan Mehmed’in türbesinden toprak getirilip mezarına serpilmesi, köklerinin yaslandığı yeri göstermesi bakımından büyük bir anlam ifade etmektedir. Düşmanlarını çatlatırcasına, bütün dünyaya karşı “ben beş asırlık böylesine muazzam bir mirasın üzerinde oturuyorum” demektir bu.
