Cesareti Korkularına Galip Gelen Komutan: Aliya İzzetbegoviç

Aliya İzzetbegoviç, soykırıma maruz kalmış bir milletin önderiydi. Muhakkak ki milletinin yaşadığı bu trajik durum karşısında halkı için hissettiği korkuları da vardı. Bu durum zayıf bir iradenin değil insan olmanın, insan kalmanın getirisiydi.

Nihal PAKIRDAŞI

 “1949’da, 18 yaşımdan beri tanıdığım bir kızla evlendim. Çok güzel bir kızdı Halide. Savaş sırasında tanışmıştık. Hava bombardımanını haber veren sirenler çaldığında sokakların boşalmasını fırsat bilerek buluşurduk. İtalya’daki üslerden kalkan İngiliz savaş uçakları, Macaristan’daki hedeflerini vurmak için Saraybosna üzerinden geçmek zorundaydılar. Ve bu çok sık olmaya başlamıştı. Biz de bu sayede sık sık buluşabiliyorduk. İnsanlar her siren çalışında panik içinde sığınıklara koşturur; Halide ile ben ise sokaklarda parklarda dolaşır ve birbirimize şöyle derdik: Korkma, bize hiçbir şey olmayacak. Sanırım şehirde sirenlerin çalmasından hoşnutluk duyan yalnızca biz ikimizdik.”

Yukarıda anlatılan olay II. Dünya Savaşı’na şahit olmuş yağız bir delikanlıya, Aliya İzzetbegoviç’e ait. Kaderin bir cilvesi olsa gerek yıllar sonra 1995 yılına gelindiğinde, kendi ülkesi Sırplar tarafından soykırıma tabi tutulur. Aliya İzzetbegoviç, cumhurbaşkanı olarak milletinin, başkomutan olarak da ordusunun başında yer alır ve vakti zamanında teselli, umud ve zafer muştusu olarak söylenen “Korkma, bize hiçbir şey olmayacak” sözü milletinin nezdinde anlam kazanır. En zor zamanlarda söylenilen bu cümle hiç kuşkusuz ki yüzyıllardır müslümanlıkla yoğrulan bir bilincin yansıması olsa gerek. Çünkü cesaretin eseri olan bu söz, rüzgâr misali bilincimizi havalandırır; bizi öncelikle Mehmed Akif Ersoy’un, İstiklal Marşı’nın ilk satırlarını yazdığı Taceddin Dergâhı’nın kapısına bırakır. Hu; zikriyle açılan ve bir daha hiç kapanmayacak o kutlu kapının ardında yazan “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” dizeleri, millete teselli olur, millete umut olur, millete zaferi muştular. Nalları kıvılcım saçan tarihi bilincimiz, dergâhın avlusunda beklemektedir, sabırsızdır. Terkisine atar bizi dört nala hicretin sırdaşı Sevr mağarasına götürür. Örümcek mütebessimdir. Bu kutlu mağaranın derin sessizliğinde Resul-i Zîşân’ın (s.a.v) fem-i saadetlerinden dostu Hz. Ebubekir’e; “Korkma, Allah bizimle beraberdir” tesellisini duyarız. O andan itibaren ebediyete kadar “Korkma” sözü, “Allah bizimle” demek olur; ümmete teselli olur, ümmete umut olur, ümmete zaferi muştular. Bedir’den Uhud’a Kurtuluş Savaşı’ndan Bosna Savaşı’na kadar her cihad meydanında savaşan müslümanın bilincinde “Korkma” sözü cesaretin bayrağı olarak dalgalanır.

Aliya İzzetbegoviç, soykırıma maruz kalmış bir milletin önderiydi. Muhakkak ki milletinin yaşadığı bu trajik durum karşısında halkı için hissettiği korkuları da vardı. Bu durum zayıf bir iradenin değil insan olmanın, insan kalmanın getirisiydi. Yoksa neden “Korkma” hitabı dünyanın karanlık dehlizleri olan mağaraların birinde söylenmiş olsundu ki? Fakat esas olan insanın yaşamı boyunca fıtratında sakladığı bunca korkuya rağmen cesaretli olması idi. O yüzden Aliya; “Evet ben de korkuyorum ama yürümemi gerektiren sebepler, korkmamı gerektiren sebeplerden daha fazla” diyordu. Merhum Aliya, ayaklarına yürüyecek gücü veren cesaretin ise, Allah’a teslim olmakla elde edinilebileceğine inanıyordu; “Güçsüzlük ve güvensizlik hislerinin neticesi olarak hasıl olan teslimiyetin kendisi, yeni bir kuvvet ve yeni bir emniyet kaynağı olur. Allah’a ve takdirine inanç bize öyle bir emniyet verir ki başka hiçbir şey onun yerine geçemez…Teslimiyet, hayatın çözülemezlik ve mânâsızlığından insanî ve vakarlı tek çıkış yoludur; isyansız, yeissiz, nihilizsiz, intiharsız tek çare…Teslimiyet, hayatın kaçınılmaz olarak getirdiği sıkıntılarda alelâde bir insanın kendini kahraman gibi hissetmesi veya vazifesini yapmış ve kaderine razı olmuş bir şehidin zihniyetidir.”1

Aliya, Allah’a teslimiyetin insana verdiği güç ve cesaret sayesinde 20. yüzyılda Avrupa’nın göbeğinde bir milletin yaşayabileceği en büyük trajedi karşısında, tüm yalnızlığına rağmen zafere ulaşacağına dair inancını diri tutuyordu. Milletinin uğradığı bu vahşice soykırım karşısında esas yenilginin düşmana benzemekle geleceğini, önemli olanın ise, en zor durumlarda dahi adaleti elden bırakmamak olduğunu vurguluyordu. Çünkü Allah’ın iradesi bu yöndeydi. “Biz muzaffer olacağız, çünkü biz başkalarının dinine, milliyetine ve diğer siyasi kanaatlere saygı gösteriyoruz ve bu zor durumumuzda bile temiz insanlar olmaya çabalıyoruz. Ve, başkalarının ibadethanelerini yıkmak bize her halükarda yasaklanmıştır…Onlar dokunulmadan kalmıştır çünkü saygı duyduğumuz Kitap’ta öyle yazmaktadır.” 2

Hikmetli  bir düşünür, cesaretli ve stratejik bir komutan,  ailesine düşkün iyi bir eş ve müşfik bir baba, milletini en azgın dalgalardan kurtarıp sahile çıkarmayı başarmış, İslâm alemini II. Endülüs soykırımından çekip almış bir komutan,  adaletini, cesaretini, ilim ve irfanıyla  sarıp sarmalayan, halkının ve müslümanların gönlüne taht kurmuş bir yönetici, düşmanlarının dahi saygısını elde etmiş bir insan; ve tüm bu vasıflarını Allah’a teslim olmakla kazanmış dört başı mamur bir müslüman Aliya İzzetbegoviç. İnancından ve geçmişinden aldığı öğretileri ve örnekliği kendi hayat serüvenine elinden geldiği kadar uygulamaya ve aktarmaya çalışırken bir yandan da müslümanların dolayısıyla insanlığın geleceğine de sağlıklı, hoş kokulu tohumlar ekmeye çalıştı. İnancından aldığı cesaretle elinden gelen mücadeleyi gerek cephede gerekse uluslararası arenada ortaya koyan Aliya İzzetbegoviç; müslümanların cesaretli ve adaletli olmaları gerektiğine inandı ve bunu her fırsatta telkin etti. Çünkü cesareti elinden alınmış, adaletle hükmetmeyen bir milletin yok olmasının kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Din ve devletin selameti için, Allah korkusundan başka herkesten korkan, paraya güce tapılmayı özendiren zihniyete karşı müslüman gençleri uyarmaktan da hiçbir zaman geri durmadı. “Cesur olun ve korkaklardan uzak durun! Bunca korkuyla yaşamalarına rağmen onların hayatında tek bir korku eksiktir. O da Allah korkusu. Onlar hep bu ruhla ve böylesine belirsiz ve ikiyüzlü bir atmosferde kendi nesillerini büyütürler…Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın!… Siz sürekli ölüme hazırlanın! Çünkü ölmeye hazır olan insanlar ölmeye hazır olmayan insanlara galip gelirler..”3

Aliya, Batı’yı çok iyi tanıyordu. Avrupa’nın aşikâr olan tüm gerçekleri karşısında dahi kendini kurtaramayacağını söylüyordu. Hoş görüsünün Avrupa’dan değil İslam’dan kaynaklandığını vurguluyordu. Kendini önce Müslüman sonra Avrupalı olarak konumlandırıyordu. Önce inancı, daha sonra milletinin maruz kaldığı felaketten edindiği tecrübeler ona korku karşısında cesaretin nasıl şaha kalkacağını öğretmişti ve gelecek nesillere paha biçilemez bir miras bırakmasını sağlamıştı. Büyük komutan yaşadıkları soykırım katlinden sonra, Allah’ın yardımıyla müslüman dünyanın üç asırdır yaşadığı soykırımlar dizisine son vermek istemiş; bunun için var gücüyle çalışmış ve savaşmıştı.

Bugün itibariyle Bosna soykırımının üzerinden 30 sene dahi geçmemişken, hala soykırım neticesinde toplu mezarlar bulunurken, gözümüzün önünde kaderin bir cilvesi olarak Avrupa’nın Kudüs’ü olarak anılan Saraybosna’dan sonra Gazze’de yaşanan soykırıma şahit olmak, düşmana suçu atmadan önce her bir müslümanın başını iki eli arasına alıp düşünmesi gereken en önemli meselesidir. Aliya İzzetbegoviç’in kulağa küpe yapılması gerekirken ne yazık ki kulak arkası edilen, müslüman alemine yaptığı en önemli ihtar; “Ne yaparsanız yapın soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır….” sözüydü. Merhum Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı arasında köprü oldu ve tecrübelerini prospektüsüyle beraber bizlere teslim etti. Ne yazık ki iki milyarı aşkın İslam aleminde bu altın değeri taşıyan önerileri unuttu, kimileri unutmuş gibi yaptı kimileri konfor alanı bozulmasın diye sustu, kimileri de doğru ve hakikati söyleyen bir elin parmaklarını geçmeyen aklı selim geleceği öngören yöneticilerin eteklerine asılmakla meşgul oldu.

Şu an itibariyle Gazze kan ağlıyor. Bu söz, Gazze’de deyim olarak değil yazıldığı gibi vuku buluyor. Merhum Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi unutulan soykırım tekrar ediyor. Bunca akla hayale gelmez acı karşısındaki tek tesellimiz, müslümanın yitik mirasının başında nöbeti bırakmamış az ve öz kişilerden biri olan Ebu Ubeyde’nin bu yüzyılda cesaretin bayrağı olan “Korkma” sözünü tüm İslam aleminin üzerinde dalgalandırıyor olması. Her şeye rağmen Rabbimizin umutsuz olmayın buyruğunu, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı soykırım karşısında çatlayan kalbimizde diri tutmaya çalışıyoruz. Tüm parçalanmışlıklarımıza, potluklarımıza, eksikliklerimize “bizden bir şey olmaz” dedirten durum ve tavırlarımıza karşı yine kendi söküğümüzü kendimiz dikecek dağılmış ümmet duruşumuzu üstümüze en asil ve en güzel şekilde tekrar giyeceğiz. Lakin her şeyden önce müslümanın derdiyle dertlenen her ferdin kendi hayatının avlusunda doğduğu günden beri onu bekleyen kır atına atlayıp Hz. Musa, Hz. Ebu Bekir, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Zeynep, Sevr mağarasına geceleri yemek taşıyan Hz.Esmâ, Mehmed Akif, Aliya İzzetbegoviç, Ebu Ubeyde ve daha nice korkmadan ben burdayım diyenler gibi atını dörtnala koşturup kulağını Sevr mağarasının kapısına dayayıp; korkularından emin olup, yüreğini teselli etmesi gerekir. Örümcek mi? Dünyanın ağlarından kurtulup gidersen; onu sana karşı da mütebessim bulacaksın, korkma.

Kaynakça

1.İzzetbegoviç, Aliya. Doğu Ve batı Arasında İslâm. İstanbul: Nehir Yayınları, 2003.

2.Aliya İzzetbegoviç. II. Endülüs’e Geçit Vermeyen Bilge Adam. İstanbul: Dergah Yayıncılık, 2003.

3.https://www.ensonhaber.com/yasam/aliya-izzetbegovicten-musluman-genclere-tavsiyeler.