İsmail Heniyye’den Mektup Var

Dinimiz İslam, tek başına yaşanacak bir din değildir. İslam bir düzendir, bir sistemdir. Dolayısıyla müntesiplerinin bir araya gelip beraber hareket etmeleri gerekmektedir. Bu hususta Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet, Peygamber Efendimizin çeşitli sözleri vardır. İşte bu gerçekten ve zorunluluktan yola çıkan şehid Hasan el-Bennâ kötülüğe, adaletsizliğe, sömürgeciliğe, işgale karşı müslümanları bir araya getirmiş, böylelikle müslümanlar yeni bir ruh kazanmışlar, neticede kendilerine bir güven gelmiştir.

Mustafa ÖZEL

Prof. Dr., FSMVÜ, İslami İlimler Fak.

Kardeşlerim!

Sizi, Rabbimizin adıyla selamlarım. Her türlü hamd ve senâ, övgü O’na mahsustur.

Bütün varlık âlemine rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz’e salat ve selam ederim. Allah hepimizi onun yolunda dâim eylesin.

Dostlarım!

Bizler, yeryüzünde Allah’ın adının öğretilmesi, yayılması ve yüceltilmesiyle görevliyiz. Mekke’deki bir avuç müslümanın Medine’ye hicret ederek oluşturduğu örnek nesil, yüzyıllarca önümüzde ışık oldu, yolumuzu aydınlattı. O erler ki yüz yıl içinde İslam’ın kutlu mesajını doğuda Hindistan’a, batıda İspanya’nın içlerine, kuzeyde Orta Asya steplerine dek götürdü. Selam olsun onlara! Selam olsun onlardan bayrağı devralıp bugünlere getirenlere!

Her devirde İslam bayrağını taşıyan, onu yükseklerde tutan din kardeşlerimiz oldu. Moğollara karşı direndik, Haçlılar karşısında fevkalade mücadeleler verdik. Kudüs’ümüzün bir süreliğine Haçlıların idaresinde kalması hem bizim hem de Kudüs’ümüz için kara günlerdi, talihsiz zamanlardı. Rabbimiz içimizden bir Salahaddin çıkardı. Hz. Ömer’in emaneti olan Kuds-i Şerif huzura kavuştu, sükûna erdi. Mescid-i Aksâ Haçlı çizmelerinden kurtuldu, temizlendi, apak oldu. Allah’ımıza binlerce kez hamdolsun. Sultan Salahaddin’e, komutanlarına ve askerlerine ne kadar teşekkür etsek, haklarını asla ödeyemeyiz. Rabbim kendilerinden ebeden razı olsun, onları Rasulü’ne komşu eylesin.

Ümmet-i Muhammed ilmen, fennen, siyaseten, iktisaden ve askeri olarak en büyük zorluğu, en derin krizi batıdaki gelişmeler sonrasında yaşadı. Avrupa’yı alt üst eden reform ve rönesans batı ülkelerinin sıçramasına yol açtı. Bilim ve buna bağlı olarak gerçekleşen teknolojik gelişmeler karşısında çok güç kaybettik. 1789’daki Fransız Devrimi’nden sonra yükselen ve gittikçe dozu artan milliyetçilik düşüncesi İslam beldelerini, müslüman milletleri birbirine düşürdü. Irkçılık aldı başını gitti. Ümmetin vahdeti bozuldu, İslam toprakları batılılar tarafından sömürgeleştirildi. İttihad-ı İslam için yüreği yanan, müslüman kardeşlerini vahdete çağıran sesler yükselmeye başladı. Bu çağrı kâh İstanbul’dan kâh Kahire’den kâh Şam’dan yükseliyordu.

Bu çığlıklar arasında Mısır’ın İsmailiyye şehrinde genç bir ses yükseldi. Bu delikanlının adı, Hasan el-Bennâ idi. Delikanlı diyorum çünkü daha yirmisine bir iki yıl vardı. Yüreği İslam davasıyla kavrulan bu genç, etrafına yaşıtlarını toplamış, müslümanların dertlerine çare bulmaya çalışıyordu. Müslüman halka daha iyi hizmet etmek, onlara dinlerini öğretmek, müslümanca yaşamanın yollarını belletmek için bir teşkilat kurma gerektiğini gören Hasan el-Bennâ, arkadaşlarıyla birlikte 1928 yılının mart ayında el-İhvânü’l-Müslimîn (Müslüman Kardeşler) teşkilatını kurdu.

Kardeşlerim!

Dinimiz İslam, tek başına yaşanacak bir din değildir. İslam bir düzendir, bir sistemdir. Dolayısıyla müntesiplerinin bir araya gelip beraber hareket etmeleri gerekmektedir. Bu hususta Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet, Peygamber Efendimizin çeşitli sözleri vardır. İşte bu gerçekten ve zorunluluktan yola çıkan şehid Hasan el-Bennâ kötülüğe, adaletsizliğe, sömürgeciliğe, işgale karşı müslümanları bir araya getirmiş, böylelikle müslümanlar yeni bir ruh kazanmışlar, neticede kendilerine bir güven gelmiştir. O, batının İslam’ı ve müslümanları aşağılayan, küçümseyen, yok sayan anlayışı karşısında dimdik durmuş, müslümanca bir tavır sergilemiştir.

Dostlarım!

Şehîd İmam Hasan el-Bennâ’nın müslümanlara kazandırdığı bu bakış açısı, onlara üflediği bu ruh mesajının gittiği her yere bir özgüven, bir kimlik ve kişilik götürmüştür. İslam beldelerinde bugün bizim İslamî uyanış, İslamî şuur dediğimiz şey meydana gelmiştir. Onun samimi ve ihlaslı çalışması, yüreklerde derin izler bırakmış, kalplere yeni bir heyecan getirmiş, zihinlere yeni açılımlar kazandırmıştır. Mısır’da başlayan bu davet, irşad ve cihad hareketi kısa zamanda bütün İslam coğrafyasında karşılık bulmuştur. Hasan el-Bennâ ve onun başlattığı hareket anti sömürgecidir, anti batıcıdır, anti siyonisttir. Bu kadar tesirli olmasının arkasında bu özellikler yatmaktadır.

Davadaşlarım!

Hasan el-Bennâ’nın başlattığı hareketin tarihi, siyonistlerin canımız ciğerimiz olan Filistin’imize göçleri ve işgalleriyle hemen hemen aynı tarihtir. 9 Aralık 1919’da Filistin’den çekilen Osmanlı Devleti yerine İngilizler gelmiş, geldikleri günden itibaren de siyonistlerin en büyük hamisi ve koruyucusu olmuşlardır. İngilizlerin manda idaresi olmasaydı, siyonistler buraya asla gelemezlerdi. Osmanlı Devleti, özellikle Sultan II. Abdülhamid Han Hazretleri siyonistlerin topraklarımıza göç etme ve yerleşme isteklerine hep karşı çıkmıştı. Bunu bütün dünya gayet iyi bilmektedir. Mısır’ı işgal eden İngilizler oradan Filistin’e, Suriye’ye ve Irak’a geçmişlerdir.

İngilizlerin niyetlerini iyi okuyan şehid Hasan el-Bennâ bir yandan davet ve irşadla, halkının eğitimiyle uğraşırken diğer yandan Mısır’ı ve Mısırlıları sömüren, kanını emen İngilizlere karşı mücadele etmekteydi. İmamın ve İhvân’ın mücadelesi sadece Mısır’da değildi. Mısır’la iç içe olan Filistin de onların mücadele ve cihad alanının bir parçasıydı. İhvân’ın Filistin konusundaki tutumu ve tavrı, Mısır’ı o kadar rahatsız etmişti ki, neticede Müslüman Kardeşler yasa dışı ilan edilmişti. Hasan el-Bennâ teşkilat mensuplarından iki kişiyi cuma günleri camilere gönderirdi. Bunların biri Filistin ve Mescid-i Aksâ’da yaşanan zulümleri cemaate anlatır, diğeri de onlardan yardım toplardı. İmamın, 1935’te kardeşi Abdurrahman Bennâ’yı Filistin davasının efsane isimlerinden Şeyh İzzeddin Kassâm’la görüşmeye gönderdiğini de hatırlatmak isterim. Müslüman Kardeşler teşkilatı ileri gelen mensuplarını, 1940’lardan itibaren Filistin’e daha sık göndermiş, bu da teşkilatın Filistin yapılanmasının 1946’da Kudüs merkezli olarak kurulmasına yol açmıştır. İhvân’ın Filistin’de kurulduğu tarih, İsrail’in kurulmasından öncedir. Bu, üzerinde durmaya değer bir husustur.

Kardeşlerim!

Buradan şuraya gelmek istiyorum. Evet, İzzeddin Kassâm gibi kahramanlar, mücahidler mukaddes topraklarımızı korumak için canla başla çalıştılar. Ancak Filistin’deki İngiliz manda yönetimine ve siyonistlere karşı esaslı ve örgütlü direniş ve mücadele İhvân’la başlamıştır desem, mübalağa etmiş olmam sanırım. Filistinlilerin İhvân-ı Müslimîn’le olan teşrik-i mesaisinde, insanlarımızın tahsil amacıyla Mısır’a gitmesinin büyük tesiri vardır. İzzeddin Kassâm’dan Şeyh Ahmed Yasin’e kadar birçok Filistinli, Mısır üniversitelerinde eğitim görmüşlerdir. Bu sürede de Müslüman Kardeşler’le tanışmışlar, onunla samimi ilişkiler kurmuşlardır. Bunun Filistin direnişinin, İslamî bir renk almasında mühim bir yeri vardır.

Arkadaşlar!

Benim doğduğum yıllarda bizim de içinde bulunduğumuz Arap dünyası karmakarışıktı. Yemen’de, Suriye’de, Irak’ta askeri darbeler olmuştu. Herkes kendi derdinin peşine düşmüştü. Biz Filistinliler, 14 Mayıs 1948’te İsrail’i kuran siyonistler karşısında mücadelemizi sürdürüyorduk. Bütün dünya işgalci devletin arkasındaydı. Biz ise kendi kısıtlı imkânlarımızla topraklarımızı, kültürümüzü, dinimizi korumaya çalışıyorduk. Bu şartlarda biraz da Arap devlet adamlarının desteği ve iteklemesiyle, Mayıs 1964’te, Ahmed Şukayrî başkanlığında Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu. Halkımız için bir umut doğmuştu. Ancak bir ara İhvân içinde bulunan ve 2 Şubat 1969’da örgütün başkanı olan Yasir Arafat zamanla sola, sosyalizme kaydı. Fransa’da başlayıp dünyayı kasıp kavuran 1968 öğrenci olayları bizim gençlerimizin de İslam’dan uzaklaşmasına, sola, komünizme meyletmesine yol açtı. Tabii bu arada 5-10 Haziran 1967’de meydana gelen ve tarihe Altı Gün Savaşı olarak geçen acı günleri de kaydetmeliyim. Siyonist devlet, gerçekleştirdiği bir saldırı ile Mısır’ın hava gücünü yok etmiş, Sina ve Gazze’yi işgal etmiş, Batı Şeria’yı ve Golan Tepeleri’ni ele geçirmişti. Arap dünyası büyük bir şok içindeydi, herkese derin bir sükût hâkimdi. İsrail büyük bir moral üstünlük elde etmişti. Koskoca Arap âlemi, daha yirmi yaşına girmeyen dünkü devlet karşısında perişan olmuştu

Ben çocukluğumun ilk yıllarını işte bu şartlarda geçirdim. 23 Ocak 1963’te Gazze’nin Şati Mülteci Kampı’nda dünyaya gelen ben, yanıp kavrulan Filistin’imizde umut içinde yaşayan bir ailenin çocuğuydum. Kampta arkadaşlarımla topraklarımızı işgalcilerden nasıl kurtaracağımıza dair oyunlar oynardık. Bu oyunlarda kimimiz komutan kimimiz asker, kimimiz şehid kimimiz gazi olurduk. Bizim oyunlarımız böyleydi. Askelanlı bir ailenin evladı olarak doğmuştum, Gazze’de yaşıyordum, nerede ve nasıl ölecektim, nereye defnedilecektim, bunlar Allah’ın bildiği şeylerdi.

İlk ve orta eğitimimi, BM Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu’nun (UNRWA) okullarında almış, liseyi ise Ezher’de okumuştum. 1987’de Gazze’ye dönerek İslam Üniversitesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi’nden mezun olmuştum. Hayatımda iki mühim dönüm noktası varsa bunların ilki HAMAS’la tanışmam, diğeri ise Ahmed Yasin’in hizmetinde bulunmamdı. Bana, Şeyh Ahmed Yasin’in özel kalem müdürü diyorlardı. Bunun sadece adı müdürlüktü benim nezdimde. Rahmetliden çok şey öğrendim. O, tam bir dava adamıydı. Sağlık sorunlarına rağmen mükemmel bir liderdi. Adanmışlık, cesaret, fedakârlık, vefa, sadakat, mücadele azmi, cihad ruhu, kararlılık onda tecessüm etmişti.

Davadaşlarım!

İslam için mücadele etmek, Kudüs’ün ve Mescid-i Aksâ’nın özgürlüğüne kavuşması için çalışmak, doğrudan siyonist devletin acımasız, ceberut uygulamalarına, baskılarına muhatap olmak demekti.

İşgalci devletin hapishaneleriyle ilk kez 1987’de tanıştım ve bu tanışıklık, on sekiz gün sürdü. İkincisi ise bir yıl sonra ve altı ay devam etti. Bir yıl sonra, 1989’da HAMAS üyesi olmakla suçlandım ve hapse atıldım. Burada üç yıl tutuklu kaldım. Ardından Lübnan’ın güneyindeki Mercu’z-Zühûr’a sürüldüm.

6 Eylül 2003’te, terör devletinin yaptığı saldırıda elimden yaralandım. Bu saldırıda Şeyh Ahmed Yasin de vardı. 20 Ekim 2006’da konvoyum saldırıya uğradı. Siyonist devlet Gazze’deki evimi bombaladı.

Kardeşlerim!

Bunları size şikâyet sadedinde söylemiyorum. Böyle bir şeyden Allah’a sığınırım. Bunları size anlatmaktaki amacım, eğer bir davanız varsa onun bedelini ödemek gerektiğini ifade etmektir. Ne mutlu bir davası olanlara! Ne mutlu davası, İslam olanlara!

25 Ocak 2006’da yapılan Filistin Meclisi seçimlerinde, halkımızın teveccühüyle HAMAS 132 sandalyeden 76’sını kazandı ve şahsıma başbakanlık vazifesi tevdi edildi. Elimden geldiğince milletime hizmet etmeye çalıştım. Daha sonra HAMAS’taki kardeşlerim bendenizi teşkilatın siyasi bürosunun başkanlığına uygun gördüler. Rabbimden daima, yolunda olmayı niyaz ettim.

Gazze’de yaşamak zorlaşınca Şam’a gittim. 2011’e kadar burada kaldım. Suriye’de savaş çıkınca Katar’a geçtim. Yaklaşık on bir yıldan beri Gazze’mden uzakta; Gazze, Kudüs, Mescid-i Aksâ ve Filistin için mücadele ediyorum.

Bazen müslüman kardeşlerimiz bize dikkatli davranmamız konusunda, emniyetimizle ilgili endişelerini dile getiriyorlar. Siyonistlerin her türlü planına karşı hazırlıklı olmak, ihtiyatı elden bırakmamak gerektiğini hatırlatıyorlar. Onların bu hassasiyetlerini anlıyorum. Kendilerine teşekkür ediyorum. Kıymetli kardeşlerim size şunu hatırlatmama izin verin: Çok fazla önlem almak, bu konuya fazla ehemmiyet vermek, bir süre sonra insanı korkuya teslim eder. Allah korusun böyle bir durum bizi atalete sevk eder, cesaretimiz kaybolur, direncimiz pörsür, sebat etme kabiliyetimiz eriyip gider.

Aziz dostlarım!

Biz müslümanlar kadere ve kazaya iman ederiz. Tedbirimizi alır, takdire boyun eğeriz. Doğduğumuz gibi, günü geldiğinde elbette öleceğiz, emaneti sahibine teslim edeceğiz. Yüce dinimiz İslam, bugünlere şehîdlerle geldi. Yarınlara da şehîdlerle gidecek inşallah. Bizim rehberimiz, Peygamber Efendimizin amcası şehîdlerin efendisi Hz. Hamza’dır, Musab b. Umeyr’dir, Zeyd b. Hârise’dir, Cafer b. Ebî Tâlib’dir, Abdullah b. Revâha’dır. Şehadet, en büyük mertebedir. İslam’ın ilk yıllarında az önce isimlerini saydıklarım nasıl şehid oldularsa, şu yaşadığımız çağda da kendileriyle muasır olmaktan şeref duyduğum Şeyh Ahmed Yasin, Abdülaziz Rantisi, Yahya Ayyâş, Salih Arûrî gibi mümtaz şahsiyetler de şehadet mertebesine vasıl oldular.

Sadece dostlarım ve arkadaşlarım değil, çocuklarım ve torunlarım da şehid edildiler. Ailemde atmış civarında şehid bulunduğunu, büyük bir iftiharla söyleyebilirim. Filistinliler, şehid olmak için doğarlar. Yüce Allah’tan niyazım, beni de şehîdler arasına katmasıdır.  

Kardeşlerim!

Ben kendimi İslam’a, Kudüs’e ve Mescid-i Aksâ’ya adadım. Kudüs’ün ve Mescid-i Aksâ’nın siyonistlerin kirli ellerinden kurtarıldığını belki görürüm belki göremem. Orasını bilemem. Ama bu uğurda elimden geleni yaptığıma inanıyorum. Biliyorsunuz, bizler zaferle değil seferle mükellefiz. Sizlerin her zaman seferde olmanızı dilerim. Belki siz de göremeyeceksiniz Kudüs’ün ve Mescid-i Aksâ’nın özgür olduğu günleri. Ama çocuklarımız, torunlarımız bu seferi sürdürdüklerinde, bazı kardeşlerimiz zaferi mutlaka görecekler. O günün yakın olmasını niyaz ederim.

Rabbim gönüllerinizi, cihad ve şehadet aşkıyla doldursun, azminizi ve gayretinizi artırsın, daima yâr ve yardımcınız olsun.

Kardeşiniz İsmail Heniyye