Cemal Paşa, Cebel-i Lübnan’ın Hristiyan fukarası için Marunî Patriği vasıtasıyla Papalık makamından yardım istedi. Harbiye Nazırı Enver Paşa, Papa’nın İstanbul temsilcisine yardım masraflarının Osmanlı Hükümeti tarafından karşılanacağı, yardımların Papa’nın belirleyeceği yetkililerin refakatinde dağıtılacağı ve bu yardımların Türk ordusu için kullanılmayacağı garantisini verdi. Fakat Papalığın defalarca yardım girişiminde bulunmasına rağmen İngiltere buna izin vermedi.
Celil BOZKURT
Prof. Dr., Düzce Üni. Akçakoca Bey Siyasal Bilgiler Fak.

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na katılması ve birçok cephede mücadele etmesi, devlet ekonomisinin çökmesine ve farklı felaketlerin yaşanmasına neden olmuştur. Çanakkale Savaşları’nda alınan insanüstü zafere ve Kutü’l-amare ile Gazze’de İngilizlere vurulan büyük darbelere rağmen savaş, Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle sonuçlanmıştır. Büyük Savaş’ın üzerinden 100 yıl geçmesine rağmen Türk kamuoyu, savaşta yaşanan bazı felaketleri henüz daha yeni öğrenmektedir. Bunlardan biri de Türk kamuoyunun henüz yeterince bilmediği Suriye ve Lübnan’da yaşanan açlık felaketidir.
İtilaf Devletleri’nin Akdeniz Ablukası
İtilaf Devletleri, savaşın hemen başında Akdeniz ve Kızıldeniz’de uyguladıkları ablukayla Suriye, Cebel-i Lübnan, Filistin ve Arabistan’ın dışarıyla olan bağlantısını kesti. İngilizler, bahsi geçen bölgelerde bir açlık krizi yaratıp bunu Osmanlı’nın aleyhinde kullanmak niyetindeydi. İngilizlere göre, kıtlıkla tetiklenecek bir açlık krizi, bölge halkını Osmanlı otoritelerine karşı çetin bir ayaklanmaya itebilirdi. Üstelik, ABD ve Avrupa kamuoyu, istikrarlı bir dezenformasyon süreciyle Osmanlı karşıtı bir politikaya çekilebilirdi. Bahsedilen bölgeler, Anadolu’dan ve Suriye’den gelecek zahire ve erzak yardımlarına bağımlı hale geldi. Fakat Osmanlı Devleti, savaş koşulları nedeniyle ulaşım ve erzak temininde önceliği doğal olarak ordunun ihtiyaçlarına verdi. Bu nedenle sivillerin iaşe sorunu günden güne kötüleşmeye başladı. Savaş sırasında iaşe sorununun en çok etkilediği bölge, Doğu Akdeniz’de bir deniz ülkesi olan Cebel-i Lübnan’dı. Büyük oranda dışa bağımlı olan Cebel-i Lübnan, İtilaf Devletleri’nin bölgeye uyguladığı sıkı ablukadan dolayı, Suriye ve civarından gelecek zahire yardımlarına mahkûm oldu.
Çekirge İstilası
Henüz 1915 yılının nisan ayında patlak veren çekirge felaketi, Suriye ve Filistin’in tarımsal üretimine büyük bir darbe indirmişti. Binlerce dönümlük taze mahsul, henüz hasat mevsimine ulaşmadan çekirge sürüleri tarafından imha edildi. Kudüs Mutasarrıfı Midhat Bey, Dâhiliye Nezareti’nin dikkatini çekerek çekirgeyle mücadele etmek üzere para talep etti. Beyrut Valisi Azmi Bey ise Dâhiliye Nezareti’ne gönderdiği bir yazıda çekirge afetinin Cebel-i Lübnan halkını iaşe tedarikinde aciz bıraktığını vurguluyordu. Dördüncü Ordu Komutanı ve Suriye Valisi Cemal Paşa da Dâhiliye Nezareti’ne gönderdiği bir yazıda, çekirge istilasının Suriye ve Filistin’de bir afete dönüştüğünü, Ziraat Bankası’ndan alınan hububat ve paranın gecikmesi halinde bunun Suriye ve Filistin halkı için bir “felaket” olacağına dikkat çekiyordu.
Osmanlı Devleti’nin Çözüm Çabaları
İaşe buhranının büyümesi üzerine Suriye Vilayeti, dışarıya olan zahire ihracı yasağını kaldırdı. Fakat Suriye’deki zahire miktarının yetersiz olması, diğer bölgelere sevkini engelledi. Bunun üzerine Cemal Paşa, Şam, Beyrut ve Kudüs belediyelerine, Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı’na ve özellikle de Marunî Kilisesi’ne ordu ambarlarından zahire takviyesi yaptı. Fakat bu yardımlar, iaşe sorununa kalıcı bir çözüm getirmedi. Beyrut ve Halep valilikleri, Dâhiliye Nezareti’ne gönderdikleri müşterek yazıda, Cebel-i Lübnan’da iaşe sorununun halk arasında bir “kaht ve felaket” doğurduğunu vurguluyordu. Valilikler, “bir memleket halkı aç kalırsa her türlü fenalığa” tevessül edebileceği yönünde ısrar ediyordu.
Cemal Paşa, 1916’nın ortalarına doğru zahire dağıtım işini sivil kurumlardan alarak ordu tekeline verdi. Paşa, Suriye, Beyrut, Halep ve Adana valileriyle Cebel-i Lübnan ve Kudüs mutasarrıflarını Kudüs’e davet ederek zahirenin alım, satım ve dağıtım işini yeniden tanzim etti. Fakat bu sırada Mekke Emiri Şerif Hüseyin liderliğinde patlak veren Arap ayaklanması, alınan tedbirleri geçersiz kıldı. 1917 yılında Suriye halkı arasında Osmanlı kâğıt parasının değerinin düştüğüne dair bir propaganda başladı. Kâğıt para sorunu, Havran’da Şerif Faysal’ın da katkısıyla büyük bir ayaklanmaya dönüştü.
Cemal Paşa, Tahsin Bey’in raporu doğrultusunda ordunun zahire ticaretindeki yetkisini kaldırdı ve Kudüs’te müteahhitlerle akdedilen mukaveleleri iptal etti. Akabinde zahire ticaretinde yeniden serbest piyasa ekonomisine dönüldü. Böylelikle karaborsacılığın ve stokçuluğun önü tamamen açılmış oldu. Ordu kontrolünün kalkmasıyla birlikte üreticiler, ellerindeki zahireyi stoklayarak fiyatların yükselmesine neden oldu. Cebel-i Lübnanlı ve Beyrutlu bazı tüccar ise kendi nakil vasıtalarıyla getirdiği zahireyi üç dört misli fiyatla satmaya başladı. Cemal Paşa’ya göre, Cebel-i Lübnan ve Beyrut halkını felakete götüren süreç böylece başlamış oldu. Savaş şartlarında fiyatların yükselmesi, paranın değerinin düşmesi, karaborsacılık ve buna ilaveten öngörülemez ekolojik sorunlar, Cebel-i Lübnan’a gereği gibi yardım yapılmasını engelledi.
Osmanlı Devleti’nin Yabancı Yardım Talebi
Cebel-i Lübnan’daki iaşe buhranını kendi imkânlarıyla çözemeyen Osmanlı Devleti, yabancı devletlerden yardım talebinde bulunmak zorunda kaldı. Cemal Paşa, İspanya, ABD ve Papalık kurumlarıyla bazı yabancı yardım kuruluşlarına çağrıda bulunarak yardımların şartsız kabul edileceğini bildirdi. İspanya Kralı XIII. Alfonso, Cebel-i Lübnan halkı için bir vapur buğday göndermeyi teklif etti. Cemal Paşa, yardımların Papalığın Beyrut Vekili, Kızılhaç temsilcileri ile iki Amerikalı temsilci refakatinde dağıtılabileceği konusunda krala güvence verdi. Fakat İngiltere, Osmanlı Devleti’nin yardımları kendi ordusu için kullanacağını bahane ederek Cebel-i Lübnan’a uyguladığı ablukayı kaldırmadı. Ayrıca Mısır’daki Suriyeliler tarafından Cebel-i Lübnan halkı için toplanan yardımların Beyrut Limanı’na ulaştırılması da İngilizlerce engellendi. Cemal Paşa, Suriye’nin diğer sahillerinden Cebel-i Lübnan’a yelkenli gemilerle gizlice erzak taşımak istediyse de bu gemiler İngilizler tarafından batırıldı.
Cemal Paşa, Cebel-i Lübnan’ın Hristiyan fukarası için Marunî Patriği vasıtasıyla Papalık makamından yardım istedi. Harbiye Nazırı Enver Paşa, Papa’nın İstanbul temsilcisine yardım masraflarının Osmanlı Hükümeti tarafından karşılanacağı, yardımların Papa’nın belirleyeceği yetkililerin refakatinde dağıtılacağı ve bu yardımların Türk ordusu için kullanılmayacağı garantisini verdi. Fakat Papalığın defalarca yardım girişiminde bulunmasına rağmen İngiltere buna izin vermedi.
Avrupalı devletlerden beklediği yardımı alamayan Osmanlı Hükümeti, henüz savaşta tarafsızlığını koruyan ABD’den yardım talebinde bulundu. Suriye ve Cebel-i Lübnan’daki açlık felaketini yakından takip eden ABD’li yetkililer, hükümetin yardım teklifini bazı şartlarla kabul etti. Talat Bey, ABD’den gelecek erzakın Kızılay ve Suriye’deki Kızılhaç yetkililerinden oluşacak ortak bir komisyon tarafından halka dağıtılacağı garantisini verdi. Ayrıca Meclis-i Vükela’nın aldığı bir karar doğrultusunda erzakı getiren Sezar (HMS Caesar) Vapuru’nun gümrük ve diğer vergilerden muaf tutulacağını belirtti. İki bin ton erzak malzemesi taşıyan Sezar Vapuru, 2 Ocak 1917 tarihinde ABD’den hareket etti. Talat Bey, 15 Ocak 1917’de Sezar Vapuru’nun Beyrut’a yanaşacağına dair Beyrut Valisi Azmi Bey’i bilgilendirdi.
Osmanlı Hükümeti’nin bunca diplomatik gayret ve çabasına rağmen İngilizler, Cebel-i Lübnan’a uyguladıkları ablukayı kaldırmadı. Böylece İskenderiye Limanı’na gelmiş olan ABD gemilerinin Cebel halkına ulaşmasına izin verilmedi. İngilizler, sorunun Osmanlı ile Amerika hükümetleri arasındaki bir anlaşmazlıktan kaynaklandığını iddia ediyordu. ABD İstanbul Büyükelçisi Henry Morgentaou, sorunun İngilizlerden değil, yardımlara el koymak isteyen Osmanlı otoritelerinden kaynaklandığını iddia etti. Bunun üzerine Talat Bey, Amerika’nın Beyrut Konsolosu’nun yardımları istediği gibi dağıtabileceği hususunda Morgantaou’ya güvence verdi. Fakat Morgentaou, ABD’nin savaşa girdiğini, Alman ve Avusturya savaş gemilerinin ABD gemilerini vurabileceğini gerekçe göstererek yardımların dağıtımının mümkün olmadığını belirtti. Lübnan kökenli Osmanlı Milletvekili Emir Şekip Arslan’ın ABD Büyükelçiliği nezdinde yürüttüğü yoğun diplomasi, Morgentaou’nun anlaşılmaz tavırları yüzünden sonuçsuz kaldı. Böylelikle Cebel-i Lübnan’da açlığın pençesinde kıvranan binlerce insan, İtilaf Devletleri ve ABD’nin ikircikli politikaları yüzünden kaderine terk edildi.
İtilaf Devletleri’nin Osmanlıyı Karalama Kampanyası
Cebel-i Lübnan’da yaşanan iaşe buhranı, 1916’nın ortalarından itibaren Avrupa ve Amerika kamuoyunda yankılanmaya başladı. İtilaf Devletleri’ne bağlı haber ajansları, Osmanlı Devleti’nin Cebel-i Lübnan halkını kasıtlı olarak açlığa mahkûm ettiği yönünde kara propagandaya başladı. Buna benzer haberler, zamanla İtilaf ajanslarını kullanan tarafsız devletlerin kamuoyunda da gözükmeye başladı. Fransa, bölgedeki ajanları vasıtasıyla Osmanlı aleyhinde Avrupa basınına makaleler yazdırıyordu. Fransız haber ajansı Hawass, Osmanlı aleyhtarı propagandanın adeta öncülüğünü yapmaktaydı. Hawass kaynaklı Fransız Tan gazetesi, 25 Haziran 1916 tarihli nüshasında Osmanlı Türklerinin Cebel-i Lübnan’ı abluka altında tutarak halkını açlığa mahkûm ettiğini, bölgeye erzak ve yardım girişini engellediğini, bölgede “ecel ve mevtin hükümferma” olduğunu ve açlıktan ölmüş insan cesetlerinin sokaklarda yığılmakta olduğunu iddia etti. Gazete, 80 binden fazla insanın açlıktan telef olduğunu, Marunî Patriği ve ruhanisinin tevkif edilerek mahkûm edildiğini ileri sürdü. Diğer Fransız gazeteleri de Suriye ve Cebel-i Lübnan Hristiyanlarının Türklere karşı Fransız idaresini talep ettiklerini iddia ediyordu.
Fransız Le Temps, Mısır kaynaklı 27 Haziran 1916 tarihli haberinde Türk yönetiminin Lübnan’da yaklaşık dört aydır sistematik bir katliam yürüttüğünü ve açlıktan ölen insan cesetlerinin şehir ve köylerde korkunç yığınlar oluşturduğunu ileri sürdü. Aynı gazete, 9 Temmuz 1916 tarihi nüshasında Osmanlı Hükümeti’ni, ABD’nin Suriye’ye yapmayı planladığı insani yardımları engellemekle ve açlığın felakete dönüşmesine sebep olmakla suçladı.
İtilaf Devletleri’nin Osmanlı aleyhinde yürüttüğü kampanyalar, tarafsız devletler kamuoyunda da yankı bulmaktaydı. İsviçre’de yayımlanan Journal de Genève, 16 Temmuz 1916 tarihli nüshasında Ali El-Ghaiaty adında bir Suriyelinin ağzından Jöntürk yönetimin Ermenilere karşı uyguladığı katliamların benzerini Lübnan’da halkı aç bırakarak uygulamaya koyduğunu iddia etti. Enver Paşa’nın Suriye gezisinden sonra Türk-Alman işbirliğinde hazırlanan zalimane yöntemlerle Lübnan halkının katledildiğini vurgulayan gazete, birçok köyün nüfusunun üçte birini kaybettiğini ve 1916 Mayıs’ına kadar yaklaşık 80 bin insanın açlıktan telef olduğunu ileri sürdü. Benzer suçlamalar, İtilaf propagandasına maruz kalan ABD basınında da tekrarlanarak dezenformasyona devam edildi.
Osmanlı Devleti’nin Savunması
Osmanlı Hükümeti, Avrupa ve Amerika kamuoyunda patlak veren Türk karşıtı kampanya üzerine harekete geçti. Talat Bey, Hariciye Nezareti aracılığıyla ekonomisi güçlü olan Suriye’de açlıktan kimsenin telef olmadığı hususunda ABD Büyükelçiliği’ni bilgilendirdi. Osmanlı Hükümeti’nin suçlamalara karşı hazırladığı ayrıntılı tekzipler, Amerika ve tarafsız devletler kamuoyuna sunuldu. Osmanlı Devleti’nin Lahey Elçiliği, Flemenk basınında yayımladığı tekzip metinlerinde Osmanlı’ya atfedilen suçlamaları reddetti ve İtilaf Devletleri’nin Suriye Hristiyanlarına yardım perdesi altında bir ayaklanma hazırladığını savundu.
Osmanlı Hariciye Nezareti, Dâhiliye Nezareti’ne yaptığı bilgilendirmede, Amerika basınında yayımlanan Osmanlı aleyhtarı haberlerin gerçeği yansıtmadığını ve bu yayınların “Amerika efkâr-ı umumiyesini bizden tenfir (nefret) için Düvel-i İtilafiye tarafından” kasıtlı olarak yapıldığını bildirdi. Osmanlı Hükümeti, gerek Türk Büyükelçiliği gerekse burada yayımlanan Osmanlı yanlısı Arap gazeteleri aracılığıyla Amerikan basınında yayımlanan Türk karşıtı iddiaları tekzip etti. Cemal Paşa, Cebel-i Lübnan Marunî Patriği, Antakya Rum Katolik Patriği, Antakya Rum Ortodoks Patriği ve Kudüs Rum Ortodoks Patriğinin kendisine yazdıkları mektupları, 1916 yılında İstanbul’da “Fransız Matbuatına Cevab Suriye ve Arz-ı Filistin Hakkında Fransız Matbuatının Yalanlarına Karşı Suriye’deki Rüesa-yı Ruhaniyenin Tekzipleri” başlığıyla bir risale olarak bastırıp dağıttı. Fakat İtilaf Devletleri’nin savaş boyunca dünya kamuoyunda yürüttüğü propaganda, Osmanlı karşıtı iddiaların zemin bulmasına ve günümüze kadar taşınmasına neden oldu.
Ve Felaket
Cebel-i Lübnan’da iaşe buhranı, 1916’nın sonlarından itibaren kontrol edilemez bir boyuta ulaştı. Açlıktan insanların ölmeye başladığı rapor ediliyordu. Bir rapora göre, Cebel-i Lübnan’da varlıklı bir köy, kıtlık nedeniyle nüfusunun dörtte birini kaybetti. Cemal Paşa, geçici bir çözüm olarak ordu ambarlarından Beyrut halkı ve kurumları için zahire yardımları gerçekleştirdi. Özellikle Marunî Patrikliği’ne ve onun himayesinde bulunan kurumlara, 1916’da ücretsiz olarak 300 bin kilo zahire yardımı yapmıştı. Diğer taraftan, Beyrut Valisi Azmi Bey ve Lübnan Mutasarrıfı Ali Müni Bey, ahali mutfakları açarak fukaraya parasız ekmek ve yiyecek yardımında bulundu. Fakat nüfusu 300 bini aşan bir bölge için bu yardımlar, iaşe sorununu çözecek boyutta değildi.
Cebel-i Lübnan’daki iaşe buhranı, 1917 ve 1918’de bir insanlık dramına dönüştü. Osmanlı Devleti, bütün çözüm çabalarına rağmen içinde bulunduğu savaş koşulları nedeniyle başarısız oldu. Bu süreçte yabancı devlet ve kuruluşların, Cebel-i Lübnan halkına yardım teklifleri, Osmanlı sahillerini abluka altında İtilaf Devletleri tarafından geri çevrildi. Birinci Dünya Savaşı boyunca Cebel-i Lübnan ve Beyrut’ta yaklaşık 100 bin insan açlıktan telef oldu. Suriye’de “büyük kıtlık” olarak tarihe geçen açlık felaketi, emperyalist devletlerin savaşta uyguladığın sayısız hukuk ihlalinden birisi olarak insanlık hafızasına kazınmıştır.
