Şimdilerde varlıkla birlikte çocuk neşesi, sevinci de azaldı mı sahi? Yokluğunda bekleyen olmak, ümit etmek, hayal kurmak, kavuşmayı dilemek… Ne kıymetliydi oysa. Eksikliğini hissedecekleri şey sevgi değilse eğer, bırakalım bazı eksikleri oluversin çocukların. Hayatı tam da böyle öğrenmeyecekler mi ne dersiniz?
Öznur GÖRÜR KISAR

Çocuktuk. Memleket ziyaretlerinde acıktığımızda, ekmeğimize sürülen ekşi köy yoğurdu ve onun üzerine serpilen toz şekerle mutlu olmayı bilirdik. Şehirde ise karşılığı salçalı ekmekti. Ya da ev yapımı çikolata kremaları ekmek üzerine sürülür, müstakil evlerin bahçelerinde, gecekondu mahallelerinde kapı önlerinde birlikte oynayan tüm çocuklara birden servis edilirdi.
Ailemiz, beslenme çantalarında herkesin alabileceği yiyeceklerin olmasına bilhassa özen gösterirdi. Muz, ekseriyetle herkesin, her zaman ulaşabileceği bir meyve olmadığı için pek tercih edilmezdi. “Bir başka çocuk görür de göz hakkı olur,” derdi büyüklerimiz.
Yeni kıyafetlere neredeyse bayramdan bayrama kavuşulurdu. O kıyafetler, ayakkabılar arefe gününden heyecanla yastığın yanında yerini alır, bayram sabahı zor edilirdi .
Okulda kitap parası eksik olan çocuklardık. Öğretmenimiz, bütün çocukların içinde hatırlatırdı bize kitap borcumuzu. Ama ebeveynlerimiz, bir gün bile okula “çocuğumuzun psikolojisini bozamazsınız,” şikayetiyle okula gelmedi.
Silgimiz, boynumuzda bir ipin ucunda asılı olurdu hep. Epey zaman sonra rengârenk, bol kokulu o silgilerle, kalemlerle, bilumum ithal marka ürünlerle tanıştık.
Okul kapısı önünde satılan leblebi tozunu tek bir nefeste içimize çeker, öksürmekten bitap düşerdik. Heimlich manevrasından hiçbir yetişkinin o günlerde haberi yoktu. Bir de yine okul çıkışı rengârenk su muhallebileri satılırdı; onları da hijyen sorgulamasından geçirmeden afiyetle tüketirdik.
Kantinde simit dışında başka bir yiyecek satılmazdı. Alınan hiç bir şeyde gözümüz kalmazdı böylece. Kantin nöbetçisi olduğumuzda, satış yaparken matematiği tam da o esnada öğrenirdik. Sınıf nöbetçisi olduğumuzda sınıf tertemiz olurdu. Hiçbir anne baba “çocuğuma okulda temizlik mi yaptırıyorsunuz? Ne münasebet efendim!” diyerek okul kapılarına gelmezdi. O günlerde CİMER de yoktu tabii. Okul nöbetçisi olduğumuzda katlar arasında mekik dokur, sorumluluk almanın verdiği gururla okula hizmet ederdik.
Birimiz bir yaramazlık yaptığında diğerini asla ele vermez, gerekirse hepimiz birden sıra dayağından geçerdik.
Mutlu çocuklardık. Sınıfın camından dışarıya baktığımızda, okul bahçesindeki çam ağaçlarına dalıp hayaller kurardık. Çantalarımız her yıl değişmezdi; Barbie’li defter, silgi ve kalemliklerimiz yoktu belki ama gerçekten mutlu çocuklardık.
Yeni bir kalemin, silginin, bayramlığın, sevincini, coşkusunu kalbimizin ta derinliklerinde yaşar, o heyecanı günlerce üzerimizden atamazdık.
Okuduğumuz kitapları, çizgi romanları değiş tokuş yaparak okurduk. Kütüphane kartımızı hiç kaybetmezdik. Kitap hediye edildiğinde burun kıvırmazdık.
Okuldan eve geldiğimizde vakitlice ödevlerimizi yapar, anne babalarımızı peşimizden koşturmazdık. Yemek vakti ne hazırlandıysa yer, mızmızlık yapamazdık. Envai çeşit vitamin, mineral, balık yağları kullanmazdık. Ama yine de sağlıklı ve mutlu çocuklardık. Büyüklerimize itiraz etmemeyi bilirdik. Yokluğunu derinden hissettiğimiz bir şeyler elbette olurdu. Sabırla bekler, kavuşmayı hayal ederdik. Çoğuna hiç kavuşamadık. Ama mutlu, beklemeyi bilen çocuklardık. Kavuştuklarımızın kıymetini hep bildik.
Şimdilerde varlıkla birlikte çocuk neşesi, sevinci de azaldı mı sahi? Yokluğunda bekleyen olmak, ümit etmek, hayal kurmak, kavuşmayı dilemek… Ne kıymetliydi oysa. Eksikliğini hissedecekleri şey sevgi değilse eğer, bırakalım bazı eksikleri oluversin çocukların. Hayatı tam da böyle öğrenmeyecekler mi ne dersiniz?
