Yaşamak Dikkati

Akif Emre’nin düşüncesinden hareketle yaşamak dikkatini kuşanmamak insanı çürümeye götüren bir gaflet halidir. Bu sarhoşluk, inşa ettiği sahte hakikatlerin üzerinde zafer takı kurar, çürümeye yüz tutmuş vücuda ihtişamlı dış giysiler giydirir. Sahte hakikatlerin inşa ettiği bu hal bozgunu adeta bir fetih gibi sunabilir.

Hüseyin Nasrullah İNAN

Akif Emre’nin “Çürüme de Umut da Hep Olacak” Makalesinin Düşündürdükleri

Hz. Ömer (r.a) efendimize atfedilen bir hal vardır, rivayet olunur ki şöyle bir haldir: Mahşer günü deseler ki yalnızca bir kişi cehenneme girecek o kişi ben miyim diye düşünür ve korkuya kapılırım. Yine deseler ki yalnızca bir kişi cennete girecek, o kişi ben miyim diye ümitlenirim.

Bu halin izahına girişmeden evvel bir kavramsal çerçeve inşa etmek isterim. Hz. Ömer efendimizden de ilhamla bir Müslümanın günlük yaşamında, Allah’a kulluk sürecinde korku ve umut arasında gidip gelebileceği bir elastikiyete sahip olma niyetine yaşamak dikkati diyelim. Bu bir hassasiyet düzeyidir ki insan, kalplerin Allah’ın elinde olduğunu bilir ve kalbini İslam üzere sabit kılması için Allah’a yakarmasına imkân verir. Bu bakımdan yaşamak dikkati, Allah’a kulluk yolunda bir sakınma ve korunmaya dönük takvayı kuşanma hali olarak nitelendirilebilir. Velhasıl söylenebilir ki takva hali, yani yaşamak dikkati, Müslümanı nefsine karşı bir kuş kadar ürkek ve bir körün parmak uçları kadar hassas kılar.

Yaşamak dikkatini kuşanan bir Müslüman en başta Allah Teâlâ hazretlerine karşı derin bir teslimiyet içerisine girer. İnsanlara karşı büyüklük taslamaz, korku ve umut arasında sürekli bir hareketlilik içerisinde olduğu için fikirlerinin, malının, evladının ve makamının geçiciliğinin hakikatini kavrar. Dünyanın geçici bir durak, bir oyun ve eğlence yeri olduğu hakikatini kuşanır. Müminin sahip olduğu bu hareketlilik hali sabitliğe, kalıcılığa yani putlaşmaya alan bırakmaz. Tıpkı Kâbe örneğinde olduğu gibi mümin, sabit olanın, tek olanın, mutlak hakikatin etrafında pervane gibi dönerek akıp durur. Tüm tabiat bu akışa ahenk içerisinde eşlik eder. Taşlar Allah’ın korkusuyla yuvarlanır. Atom deveran eder, gezegenler de belirli bir yörüngede akıp gider. Bu halin bir yansıması olarak insan, bu süreğen akışın içerisinde kendisine ancak sahip olduğu yaşama dikkati ölçüsünce yer bulur.

Seni Öldürmeye Gelen Sende Dirilsin

Korku ve ümit arasında deveran eden, yaşamak dikkatiyle takvayı kuşanan mümin, İslam’ın diriltici soluğunu arzda yayma şerefine ulaşır. İslam’ın diriltici nefesinden nasipdar olmamış, buz çölünde yol alan gönüllerin üzerine çökmüş kasveti dağıtır ve buzları çözerek iman ikliminin havasından haberdar eder. İslam’ın diriltici soluğu öyle kudretlidir ki Üstad Sezai Karakoç’un dediği gibi kişiyi öldürmeye geleni diriltir.

Ve Çürüme

Korku ve ümit arasındaki hareketlilik hali Müslüman kalbini her daim canlı tutar. Fakat Müslümanın cennet fikriyle ümitvar olmadığı yahut cehennem fikriyle korkuya kapılmadığı yahut iki fikirden birinde tutsak bulunduğu bir hal vardır ki bu çürüme halidir. İşlemeyen makine paslanır, akmayan su yosun tutar ve temizliğini yitirir. Çürümenin bir biçiminde kendini umutsuzluğun kangren edici kollarına atan insan Allah’ın rahmetini isteyecek kudreti kendinde bulamaz ve bir karamsarlığın içerisinde çürümeye başlar. Çürümenin bir diğer biçimi ise insanın sahte hakikatlere takılıp kalmış olabileceği ihtimalini düşünmeden şenlikli bir zafer havasına girmektir.

Akif Emre’nin düşüncesinden hareketle yaşamak dikkatini kuşanmamak insanı çürümeye götüren bir gaflet halidir. Bu sarhoşluk, inşa ettiği sahte hakikatlerin üzerinde zafer takı kurar, çürümeye yüz tutmuş vücuda ihtişamlı dış giysiler giydirir. Sahte hakikatlerin inşa ettiği bu hal bozgunu adeta bir fetih gibi sunabilir.

Ölü Toprağını Üstümüzden Atmak

Korku ve ümit arasındaki ölçünün bozulması insanoğlunun gaflet halidir. Peki, bu ölçüyü tekrar tutturmanın, dağılmış teraziyi yeniden toparlamanın bir yolu yok mudur? Dengesini şaşırmış, yönünü kaybetmiş, karanlıklar içerisinde çöküp kalmış gönüller nasıl şifa bulacaktır? Onu öldürmeye gelenin kanlısı olmaktan nasıl kurtulacaktır? Bir çıkış yolu olmalı…

Ölü toprağını üstümüzden atmanın şartı her şeyi yeniden sorgulama cesaretini kuşanarak bizi çürümeye mahkûm eden sahtelikle güçlü bir hesaplaşmadır. Bizi yaşama dikkatini kuşanmaktan alıkoyan sahtelikleri parçalamanın yolu ise aşk, samimiyet ve adanmışlıktır. Anlık bir pırıltı üzerimizdeki ölü toprağını silkelemeye ve dirilişe yetecektir.

Merhum Akif Emre’nin alabildiğine karamsar bir çerçevede seyreden yazısının akıbetinin bir telefon görüşmesi neticesinde umut sözcükleriyle tamamlanması tesadüf değildir. Sahte hakikatlerin dört bir yanımızı sardığı bir vasatın içerisinde zafer takı kurmak ve fetih şarkıları söylemek bir çürüme alametidir, elbette. Düzenin olanca sahteliği içerisinde, bozgunun ortasında zafer şarkıları söylemek marifet değildir. Lakin yaşamak dikkatini kuşanmış gönüller onu öldürmeye gelenleri İslam’ın nefesiyle diriltecek soluğu sinelerinde taşımayı bilirler. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez (12/87).

Bir yönüyle Akif Emre’nin kuşanmış olduğu yaşamak dikkati onu müstesna bir şahsiyet kılıyor. Ömrünün sonuna kadar sürdürdüğü yazarlık serüveninde hakikat olarak sunulan sahteliklerin idrakinde olarak toplumsal çürümeyi sezebilmiş bir dikkatten söz ediyoruz. Böylesi bir hakikati yüklenmek her insanın harcı değildir ve onun altında ezilmek, karamsarlığın sığ sularında takılıp kalmak da bir ihtimaldir. Bu yüzdendir ki çoğu insan o yükü yüklenmek istemez ve kendini ya karamsarlığın kollarına ya da sahte hakikatlerin şenlikli havasına terk eder. Akif Emre’nin yaşamak dikkati ise Allah’ın Rahman ve Rahim isimlerinden beslenerek umudu hep canlı tutar. Bu dikkat öyle kuvvetlidir ki sahte hakikatlerin çürütücü havası onu boğmaya güç yetiremez. Sonuç olarak yaşamak dikkatini kuşanmış Akif Emre düşüncesi, şenlikli zafer havasının ardındaki çürümeyi idrak edebilecek bir sezgiyi ve bu gerçeğin boğamayacağı bir umudu her daim canlı tutar.