Aliya, inanç ile eylem arasındaki insicamsızlığa dikkat çekerek kendilerini katı dindar zannettiği halde pek çok insanın hayatlarına yön veren değer felsefesinin ve yaşam tarzının materyalist karakterli olduğuna vurgu yapar.
Mehmet ÖDEMİŞ
Dr., Tarihçi-Yazar

Bir ahlak felsefesi ve tecrübesi, değerini öncelikle tutarlılığından alır. Gerek teorik olarak gerekse pratik olarak insicamını yitirmiş bir ahlak anlayışı, itibarsızlaşmaya mahkumdur. Böyle bir ahlaki zihniyet aynı zamanda rol modellik vasfını da kaybedecektir. Bir milleti trajediden stratejiye geçiren isim olarak Aliya İzzetbegoviç, nazari ve amelî tutarlılığa sahip bir ömür yaşamış ve emaneti bundan yirmi bir yıl önce Hakk’a teslim etmiştir. Zannımızca söze ona rahmet dileyerek başlamak, besmeleyle başlamak gibi anlamlı olacaktır.
Bilgi ve iman felsefesi açısından yeterli delil olmadan bir şeye inanmak her zaman her yerde herkes için epistemolojik açıdan bir yanlış, ahlaki açıdan ise hataya karşılık gelir. 19. yüzyıl matematikçisi ve filozofu William Clifford’ın ifadesiyle epistemolojik doğruluk için iddianın vakıa ile örtüşmesi gerekir. Aliya, savına olgusal açıdan hayat vermiş, dimdik bir ağaç olarak göçüp gitmiştir.
Aliya, inanç ile eylem arasındaki insicamsızlığa dikkat çekerek kendilerini katı dindar zannettiği halde pek çok insanın hayatlarına yön veren değer felsefesinin ve yaşam tarzının materyalist karakterli olduğuna vurgu yapar. Buna karşın “endokrin ateistler” arasında hak ve adalet savaşçısı olarak öne çıkanlar vardır. İnançlarla davranışlar, fikirlerle ameller arasında doğrusal bir zorunluluk olmadığını kaydeden düşünür; bu noktada aile ve çevrenin rolüne dikkat çeker. Gerçekten epigenetik faktörler olarak aile ve çevre, kişilik gelişiminde kritik önemi haizdir. Kişi bir aile terbiyesi çerçevesinde “verdiği sözü tutmayı, insan ayırmamayı, akrabalarını sevmeyi ve yardım etmeyi, iki yüzlülükten nefret etmeyi, alçakgönüllü ve gururlu olmayı”[1] öğrenmişse inancı ve dünya görüşü ne olursa olsun ahlaken fıtratını korumuş ve yaratıcının kulunda görmek istediği özellikleri şahsiyet edinmiş demektir. Birey bir akide olarak dinle buluşamamış olsa da kültüre sirayet eden dinî fasılları karakter itibariyle edinmiş olmaktadır. Aliya İzzetbegoviç, aslında yaşayan dinle ezberlenen din arasındaki farka dikkat çekmektedir.
Aliya, bu fikirleriyle düşüncelerini yakından bildiği Nietzsche’ye itiraz eder. Çünkü Alman filozofa göre insan tekine sahip olduğu hususiyetleri hiç kimse vermemiştir: Ne Tanrı ne toplum ne ailesi ne ataları ne de bizatihi kendisi. Çünkü hiç kimse kendisinin var olmasından ya da şu anki haliyle var kılınmış olmasından yahut şu an içinde yaşadığı şartlarda ve ortamda yaşıyor olmasından mesul değildir. İçine doğduğu Hristiyan kültürünü bir cellat metafiziği inşa etmekle suçlayan Nietzsche, insanların suç işleyebilecek kadar özgür olmadığını savunur. Doğu-Batı arasında İslam’da Nietzsche’nin Hristiyanlıkla ilgili eleştirilerini aktaran Aliya, onun haklı olduğu yönlere atıf yapar. Zira Nietzsche, Hristiyan ahlakını yükselmekte olan insanlığın kuvvetli vücuduna herhangi bir devrede zerk edilen zehirlerin en müthişi olarak görmektedir.
“Ahlaklı ateist vardır fakat ahlaklı ateizm yoktur.”[2] düşüncesini savunan Aliya, seküler ahlakın dinî ahlaktan bağımsız ortaya çıkmadığını ileri sürer. Batı dünyasının iyi insanları hâlâ batırdıkları o güneş sayesinde ısınmaktadır. Kilisenin istismar ve politize ettiği din, pek çok müttefik sebeple birlikte Batı dünyasındaki ağırlığını kaybedip yerini seküler ahlaka bırakırken bile aileye, edebiyata, sinemaya hatta mimariye sayısız şekilde sirayet ettiğini gözlemlemek mümkündür. Fransa’da din dersleri kaldırılmış yerine sadece ahlak dersi konmuştur. Mütefekkirin gözlemine göre bu ders kitaplarının müfredatı yine Hristiyan ilmihallerinden (katehisiz) ilham alınarak hazırlanmıştır. Bu ve benzeri örnekler ne kadar çabalanırsa çabalansın Batı toplumu için bile dinden tümüyle kopmanın mümkün olmadığını gösterir. İtikaden onu terk etseniz bile etik sistemiyle, etik sisteminden vazgeçseniz kültürel tezahürleriyle toplumun ve tarihin kılcal damarlarına işlenmiş bu büyülü izden vareste kalmak zordur. Nihayetinde “Aydınlanmanın ahlak öğretileri, çıkarın fayda etmediği noktada toplumu bir arada tutmak için zayıf düşürülen dinin yerine, anlıksal bir zemin bulunması yönünde girişilen umutsuz çabaya tanıklık etmektedir.”[3] Ve ahlak, Sydney Brenner’in iddia ettiğinin aksine sadece Tanrı’nın malumu bir bilgi ve edim değildir. O, insanı diğer canlı türlerinden gerçek anlamda üstün kılacak yegâne meziyettir.
İslam dinindeki iman-amel bütünlüğüne dikkat çeken Aliya, aslında içinde yaşadığı toplumdaki sorunlara dair de bir tespit yapmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de inanç ile ahlak arasındaki kopmaz bağın defalarca altının çizildiğini belirten düşünür, İslam dünyası adına bu hususta bir özeleştirinin şart olduğunu kaydeder. Tolstoy’un da fark ettiği gibi herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul etmektedir ama hiç kimse kendisinin kötüye gittiğini görmemektedir.
İmanın ameli istediği gibi amelin de imanı doğurabileceğine işaret eden Aliya, “Sevdiğiniz şeylerden infak etmeden iman etmiş olmazsınız” hadisini buna delil getirir. İmanla şereflenmenin yollarından biri de imanın özü olan güven duygusunu içeriye ve dışarıya yansıtmaktır. Mümin, iman sayesinde bir yandan metafizik emniyeti tesis ederken diğer yandan canlı cansız bütün bir fizik aleme güven verendir. Ona göre “Tanrı düşünerek bulunabileceği gibi iyilik yaparak da bulunabilir.”[4] Bu tıpkı Kur’ân’ın neden Abdullah oğlu Muhammed’e nazil olduğunu merak edenlere yanıt niteliği taşıyan şu ayetteki mesajı hatırlatmaktadır: “Çünkü sen muhteşem bir ahlaka sahipsin!”[5]
Aliya’nın gençlik hususunda kendi dönemiyle ilgili yaptığı tespitler bugüne de ışık tutmaktadır. Ona göre gençler her ne kadar kendilerini ateist olarak sunsa da bu durum, onların din hakkında bilgilenmek yerine onunla polemik içerisine girmesinden kaynaklanmaktadır. Bir anlamda kurulan ilişkinin doğası anlamak değil, reddetmek ya da kavga etmek üzerine kurulmuştur. Bu tür ilişkilerden mütareke değil ancak muaraza çıkacaktır.
Dinin insandan Tanrı adına istediği şeyin insan ya da menfaat adına istenemeyeceğini belirten Aliya, ahlakın kaynağının metafizik olmasında ısrar eder. Çünkü Nurettin Topçu’nun da ayırdına vardığı gibi menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak içindir. Bir arada bulunmaları olası değildir. Ahlaki davranışın özünde değer kesbetmesi için herhangi bir buyruk ya da Tanrı korkusuyla yapılmaması, bunun yerine bütünüyle özgür bir tercihe dayanması gerektiğini ileri sürenlere karşı Aliya, değerin kaynağını Tanrı yerine insan veya vicdanda aramanın bir tür totoloji olduğuna vurgu yapar.
Menşei ne olursa olsun tüm sistemlerin hedefi, ahlaklı insan yetiştirmek olmalıdır. İnsan kalitesi her şeyden önce gelir. Zira insan bozuldu mu her şey bozulur. Tarih boyunca medeniyetler ve onların taşıyıcıları olan milletler farklı alanlarda üretim yapmışlardır. Tarım, sanayi, eğitim, bilim, teknoloji bunların başlıcalarıdır. Modern dünyada teknolojik, felsefi, bilimsel, endüstriyel değerler arasında en gözde değer, iktisadi değer olmuştur. Oysa tüm ekonomik ya da felsefi değerlerden daha üstünü kuşkusuz ahlaki değerdir. Boşnakların “Babo”su, ahlakla beraber insanlığın eksildiği günleri gördü, yaşadı. Dünya ondan sonra daha iyiye gitmedi. Yine de kırık dökük iman kırıntıları, ye’si yenmeye şimdilik yetiyor.
[1] Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, çev. Edina Nurikiç (İstanbul: Ketebe Yayınları, 2018), 208-209.
[2] İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, 210.
[3] Theodor W. Adorno-Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, çev. Nihat Ülner-Elif Öztarhan Karadoğan, (İstanbul: 2014), 120.
[4] İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, 198.
[5] Kalem 68/4
