Âkif Emre, İsrail’in Filistin’in tarihî ve İslâmî kimliğine yönelik müdahalelerini çeşitli örneklerle dikkatlerimize sunmaktadır. Örneğin, Ümmü Tube köyünde bulunan 700 yıllık Hz. Ömer Camii için ruhsatsız olduğu gerekçesiyle yıkım kararı alınması, bu müdahalelerin somut örneklerinden biridir.
İzzet GÜLAÇAR

7 Ekim 2023 tarihinde, Filistinli mücahitlerin işgal altındaki topraklarda işgalciye karşı başlattıkları Aksâ Tufanı Operasyonu, İslam dünyası açısından siyasal, tarihsel, medyatik ve kavramsal düzeyde birçok meselenin paradigmatik olarak yeniden ele alınmasını, tartışılmasını ve gündeme taşınmasını zorunlu kıldı. Ne yazık ki, bu konuda yeterli düzeyde tartışma yapılmadığını ifade etmek istiyorum. Ödünç alınmış kavramlar ve müstağrip aydınların bakış açısı(!) ve hissiyatla sınırlı bir Gazze tepkiselliğinin ötesine geçilemedi. Yapılan analizler(!) ve yürütülen tartışmalar, “Filistin davasının neresindeyiz?”, “Filistin’in işgal edilmişliğine, sürgün ve hepsinden önemlisi Kudüs’ün esaretine dair uzun vadeli stratejik bir bakış açımız var mı?”, “Filistin meselesine nasıl bakmalıyız?”, “Filistin’e sadaka ve yardım toplamaktan öteye bir bakış açısı geliştirdiğimiz söylenebilir mi?” vb. başka sorulara cevap vermekten uzak, meselenin sosyal, kültürel, siyasal arka planından yoksun, Müslüman muhayyilesinde Filistin’i olması gereken varoluş zemininden politik bir meseleye indirgeyen, özden uzak ve kopuk bir dilin tedavülde olduğunu müşahede ettik. Bu konuda Müslüman aydın, âlim ve entelektüellerimiz inisiyatif almadığı sürece, Filistin’e ilişkin cari yaklaşım müstağriplerin kontrolü altında olmaya devam edecektir. Aksâ Tufanı’na kadar, hatta ondan bir süre sonra dahi Tel Aviv yerine İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ün gösterilmesi, Kudüs algısının ne düzeyde olduğunu göstermiştir. “İşgalci” yerine “yerleşimci”, “işgal bölgeleri” yerine “yerleşim birimleri” kavramlarının kullanımının tercih edilmesi de ayrı vehamettir. Bu konuda yeterli bir dil kurulamadı maalesef. Âkif Emre’nin Haberiyat haber sitesi için kaleme aldığı ve manifesto niteliğinde olan “Haberiyat’a Başlarken” başlıklı yazısı nasıl bir dil inşa etmemiz gerektiğinin göstergelerini içermektedir.
Hakkı teslim etmek adına, Aksâ Tufanı ile birlikte özellikle genç kuşaklarda bir bilinç ve farkındalık oluşturmak amacıyla yürütülen okuma gruplarını, üniversitelerde yapılan çalıştay ve sempozyumları belirtmek isterim. Bu çalışmalar faydadan hâli olmamakla birlikte, konjonktürel durumların bir neticesi olmaları dolayısıyla şerh düşülmeyi gerekmektedir. Zira Filistin meselesi ne bugünün meselesidir ne de bugünün meselesi olarak kalacaktır. Bu mesele, dünü olan ve yarının inşasında Müslüman kimliğinin, bilincinin ve zihninin yeniden inşasında bir varoluş şartıdır. Temelde Kudüs ve Mescid-i Aksâ’nın özgürlük ve kimlik mücadelesidir. Âkif Emre’nin ifadeleriyle “Filistin meselesi temelde, tarihî ve dinî anlamıyla etnik ve bölgesel sınırları aşan Kudüs sorunudur. Kudüs bilincini kuşanmayan bir Müslüman’ın ne İslâm âlemine ne insanlığa ne de yarınlara dair sözü olamaz. Kudüs bilincini kuşanmak evrensel bir sorumluluktur, ayrıcalıktır. Kudüs’ün özgür olmadığı bir zamanda İslâm âleminin özgürlüğünden bahsedilemez.” Bu şuur, “Kudüs özlemini, Kudüs anlamını, Kudüs özgürleşmesini Kudüs romantizminden ayıran bilinci kuşanan yeryüzünün kulluk idrakidir. Kuşanmamız gereken Kudüs bilincidir. Kudüs bir şehrin, bir mekânın adı olmaktan öte bir ümmetin varoluş bilincidir.” Filistin direnişinin temelde bir Kudüs mücadelesi olduğunu; bunun sadece Filistinlileri ilgilendiren bir anlaşmazlık ya da mahalli bir mesele olmadığını, bilakis bütün Müslümanların ortak mücadele zemini olduğunu idrak etmeniz gerekmektedir.
Filistin meselesinin anlaşılmasında odağın Kudüs olduğunun altını çizen Âkif Emre, yaşananların adlandırılmasında bir sorun olduğunu dikkatlerimize sunmaktadır. Meseleyi izah için kullanılan kavramların ve aktarım biçiminin önemine değinirken, her şeyden önce meselenin adının doğru konulması gerektiğinde haklı bir ısrar içindedir. O şöyle demektedir: “Meselenin adını doğru koymakla işe başlamalıyız. Ortada bir Filistin sorunu değil, İsrail sorunu olduğunu zihinlere kazımalıyız. İsrail’in efsanelere dayalı tarihsel ve dinî iddialarla giriştiği katliam ve işgal, bir anda “Filistin Sorunu” oluverdi. Sorunun kaynağı, dehşetengiz bir hayasızlıkla isimlendirmede bile oyununu oynuyor. Hakkını arayan mazlum, varlığı gasp edilmiş muzdarip Filistinliler, avuç açıp merhamet dilenmedikleri için sorun haline getiriliyor. Toprakları işgal edilen, yurtlarından sürülen bir halkın, sömürgeci bir gücün saldırısına karşı direnişine “Filistin sorunu” adı veriliyor. Siyonist sömürgeciliğe karşı çıkanlar bile söze “Filistin sorunu” diye başlayıp İsrail’in artık bir realite olduğu ifadesiyle devam ediyorlar. Oysa önce temel gerçeğin altını çizerek başlamak gerekir: İSRAİL SORUNU. İsrail’in bir sorun olarak algılandığı bir dünyada, bu soruna ilişkin çözüm arayışları da stratejiler de değişecek demektir.” İsrail, Haçlı Seferleri’nin modern versiyonu olan bir Truva atıdır. Batı’nın İslâm dünyasıyla hesaplaşmasının modern zamanlara sarkan yüzüdür. Bu durum karşısında Âkif Emre, Müslümanların sorumluluğunu hatırlatıcı olarak şu ifadeleri kullanmaktadır: “Filistin’in hamasetten çok stratejik akıl ve sistematik çözümlere, fikriyâta ihtiyacı var. Ne Kudüs ne de Filistin karşılığı olmayan bir hamaset konusu değildir.”

Âkif Emre’nin Filistin mücadelesine dair dikkat çektiği önemli bir husus, bir tür zihin bulanıklığı olarak tanımladığı Filistin davasına yaklaşım biçiminde ortaya çıkmaktadır. Buna göre mücadele, Gazze ile, Gazze’nin HAMAS sorunuyla, Siyonist saldırganlık terörle(!) mücadele adı altında HAMAS-İsrail savaşına hatta “terörist HAMAS militanları” ile “İsrail güvenlik güçleri” arasındaki bir savaşa indirgenmektedir. Bu sorunlu bakış açısı, yaşananları doğru tanımlamayı güçleştirebileceği gibi Kudüs’ün işgal edilmişliğini, Mescid-i Aksâ’ya yönelik yıkım planlarını, Filistin’in maruz kaldığı Siyonist sömürgeciliğin unutturulmasını ve topyekûn Filistin davasının ikinci plana itilmesini beraberinde getirecektir. Oysa mesele ne sadece Gazze’dir ne de sadece HAMAS-İsrail meselesidir. Ve ne de sadece bir toprak meselesidir. Mesele, külli olarak Filistin’in, Kudüs’ün ve Mescid-i Aksâ’nın işgal edilmişliği meselesidir. Gazze’de yaşananlar, Kudüs’ün kaderinden bağımsız değildir. Filistin’in Gazzeleştirilmesi gerçeği de Siyonist Sömürgeciliğin en bariz kanıtlarından biridir. Bize de artık hangi Gazze’nin acısına sahip çıkacağımızı düşünmek kalıyor.
Âkif Emre’ye göre, Filistin mücadelesinin Gazze’nin kuşatılmışlığına indirgenmesi, Filistin’e yönelik siyasi, ekonomik ve askeri kuşatmanın kapsamını yeterince ve etraflıca kavramanın önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Bu durumda, Gazze ile birlikte tüm Filistin ve Kudüs özel bir dikkatle takip edilmelidir. Çünkü Siyonist sömürgecilik, Gazze’de katliamlarını sürdürürken, diğer taraftan 1967 işgalinden bu yana Kudüs’ün ve Filistin’in kimliğini değiştirmeye, demografisinden tarihsel ve kültürel mirasına kadar her yönüyle Yahudileştirme çalışmalarını da aralıksız bir şekilde devam ettirmektedir. İsrail, bu bağlamda Kudüslülerin Kudüs’te yaşama haklarını ellerinden almaktadır. Örneğin, Kudüs dışından yapılan evlilikler dahi Kudüs’te oturma hakkının kaybı için gerekçe olarak gösterilebilmektedir. Bu durumun neticesi olarak, binlerce Filistinli Kudüslülük kimliğini kaybetmiştir. Ayrıca, Amerika’daki Siyonist Yahudilerce desteklenen fonlar aracılığıyla sağlanan ekonomik destekle zaten yoksulluk sınırında yaşayan Filistinlilerin mülklerine yüksek fiyatlar teklif edilerek, Filistinlilere ait mülkler teker teker Siyonistlerce ele geçirilmeye çalışılmaktadır. Âkif Emre’nin tespitine göre, tüm olumsuzluklara, her türlü baskı ve tehdide rağmen, Kudüs’ün Yahudileştirilmesine karşı direnen Filistinlilerin bu mücadelesinin yeterince farkında değiliz. Şahsi mülklerin elden çıkarılmaması düzeyinde, sokak sokak, ev ev, taş taş gösterilen direniş, Kudüs’ün savunulmasına yönelik mücadelenin başka bir boyutunu teşkil etmektedir.
Normal şartlar altında yaşam mücadelesi veren bu sahipsiz insanların, teklif edilen baş döndürücü rakamlara rağmen mülklerini satmamaları yönünde ortaya koydukları irade ve direniş, elbette sadece bir mülkü ya da serveti reddetmekten ibaret değildir. Âkif Emre’ye göre bu direniş, Müslümanların tarih önünde itibarlarını koruma mücadelesidir. Ancak ne yazık ki bu direnişe, bu sessiz ve derinden sürdürülen mücadeleye, Filistin dışındaki Müslümanlar tarafından ne resmî düzeyde ne de sivil toplum düzeyinde sahip çıkılmaktadır.
Filistin davasının yalnızca Gazze’ye indirgenmesi, Siyonist sömürgecilik Filistin’in tarihi derinliğini silmek, onu tarihsizleştirmek ve İslâmî kimliğini yok etmek girişimleri için bir fırsata dönüşmektedir. İsrail’in, “insansız bir toprağa (Filistin’e) vatansız insanların (Yahudilerin) yerleştirilmesi” safsatası ve Siyonist işgali meşrulaştırması tarihsiz bir Filistin’de daha kolay olacaktır. Âkif Emre, İsrail’in Filistin’in tarihî ve İslâmî kimliğine yönelik müdahalelerini çeşitli örneklerle dikkatlerimize sunmaktadır. Örneğin, Ümmü Tube köyünde bulunan 700 yıllık Hz. Ömer Camii için ruhsatsız olduğu gerekçesiyle yıkım kararı alınması, bu müdahalelerin somut örneklerinden biridir. İsrail’in Filistin’in tarihi ve İslâmî kimliğine yapılan müdahalenin yanı sıra Mescid-i Aksâ ve Kudüs’ün çevresini boşaltarak ele geçirme stratejisinin örneklerinden sadece biridir. Aidiyet savaşının en yoğun yaşandığı ve İsrail’in işgal politikasının en önemli adımlarının atıldığı mekânlar Kudüs ve Mescid-i Aksâ’dır. Uzun zamana yayılan bir stratejinin adım adım uygulandığı gerçeğinin altını çizen Âkif Emre, İsrail’in Mescid-i Aksâ’nın etrafında bilimsel görüntü altında yürüttüğü arkeolojik kazı girişiminin aslında apaçık bir işgal stratejisinin parçası olduğunu ifade etmektedir.
Filistin davası bağlamında konuşulması gereken önemli meselelerden biri de yurtlarından sürülen Filistinlilerin durumudur. Bu yaşananlar elbette bir hicret değildir. Yurtlarından zorla çıkarılmış olmanın, mülteci durumuna düşürülmenin vücut bulmuş halidir. Siyonist Sömürgeciliğin en büyük hedefi de Filistin’i Filistinlilerden arındırmaktır.
Âkif Emre’nin tespitlerine göre Oslo’dan itibaren yürütülen barış görüşmelerinde iki temel başlık ön planda olmuştur. Bunlardan biri Kudüs, diğeri ise sürgündeki Filistinlilerin evlerine geri dönmesidir. İsrail, bu iki temel konuyu müzakere konusu yapmakta sürekli bir oyalama taktiği izlemekte ve bu konuları konuşmak isteyen herkesi de devre dışı bırakmaktadır. 1948’de başlayıp 1967 işgalinden sonra da artan sayıda Filistinli Arap, değişik ülkelerde mülteci kamplarında yaşamak zorunda kalmıştır. Bu durum, demografik yapıyı ve Yahudi ırkına dayalı bir devlet şekillendirme çabasını İsrail lehine güçlendirmektedir. Bundan dolayı İsrail’in en büyük korkusu, sürgündeki Filistinlilerin yurtlarına ve evlerine dönmeleridir. Siyonist Sömürgeciliğe karşı durmak ve Filistinlilerin en tabiî hakları olan yurtlarına dönüşünü sağlamak yerine, hicret(!) adı altında Gazzelilerin yurtsuz bırakılmasını konuşmak, meseleleri odağından uzaklaştırmakla birlikte argümanları ve kavramları hırpalayıp tüketmekten başka bir şey değildir.
Filistin’in işgal adımlarından biri de Filistinlileri yalıtmayı hedefleyen, 800 km uzunluğunda ve yer yer 10 metreye ulaşan yüksekliğiyle inşa edilen utanç duvarıdır. Bu duvar, sadece İsrail sınırı(!) ile Filistinlileri birbirinden ayırmakla kalmamakta; Filistinlileri de birbirinden koparmakta, köylerle tarlaları, işyerleri ile mahalleleri birbirinden ayıracak şekilde Filistin topraklarını bölmektedir.
İşgal politikalarının vazgeçilmez diğer aparatı ise yasadışı yerleşim birimleridir. Bu yerleşim birimleri(!), Yahudi grupların Filistin’de gerçekleştirdikleri işgallerdir. Âkif Emre’ye göre, yasadışı bu yerleşim birimleri işgali sistematik ve sürekli hale getirmeyi ve demografik yapıyı bozmayı amaçlayan girişimlerdir. İşgal yönetiminin kontrolü altında sistematik olarak inşa edilen bu merkezlere, başka ülkelerden Yahudiler getirilerek yerleştirilmektedir. Sonuçta, uzun vadede Filistinlilerin tüm Filistin topraklarından sürülmesi hedeflenmektedir.
Sonuç olarak, Âkif Emre’nin de ifade ettiği gibi, “Filistin meselesi temelde, tarihî ve dinî anlamıyla etnik ve bölgesel sınırları aşan Kudüs sorunudur. Gazze’de yaşananlar da Kudüs’ün kaderinden bağımsız değildir. Bu savaşın sonuçlarını, bölgesel bir Filistin-İsrail çatışması olmaktan çıkaran temel faktörün Kudüs’ün işgal edilmişliği olduğu tespit edilmeden çözüm için atılacak adımlar anlamsız kalacaktır. Kudüs’ün işgal altında olması, Müslüman kimliğinin sistematik olarak silinmeye çalışılması gerçeği hatırlanmadıkça, Filistin meselesinin çözümü mümkün olmayacaktır. “Kalede işgal bayrağı dalgalanırken Cuma namazı kılınmaz” bilincini kuşanıp yürüyen Maraşlı imamın mirasını Kudüs bilincine dönüştürme zamanıdır. Kudüs’ün işgalini meşrulaştıracak, Kudüs’ün aslî kimliğini parçalayacak her girişimden, siyasalardan, vicdan kararmasından ve akıl tutulmasından beri olacak devrimci bir idrâk kuşanmaktır beklenen. Kudüs’e pranga vurmaya çalışan Siyonist emperyalist oyunlarına, dünya dengelerinin aldatıcı gerekçelerine sığınmadan, tüm insanlığa karşı hakikati seslendirecek bir manifestoya, bunu eyleme geçirecek kolektif bir akla ve iradeye muhtacız. Kudüs’ü yeniden fethedecek bir Selahaddin iradesinin çıkması, bilinç bulanıklığının temizlenmesiyle mümkün olabilir. Sadece askeri ve toplumsal bir silkinişten ibaret kalmayan bir karar anının idrak edilmesi gerekir. Ete ve kemiğe bürünmüş ırkçı taassupla, efsaneleriyle, kan kusan tankları ve uluslararası entrikaların tuzağıyla Kudüs’ü tutsak edenlerin hegemonyası kırılmadan ne biz özgürleşiriz ne de Mescid-i Aksâ!”
[*] Bu yazı Âkif Emre’nin Kudüs: Bir Pusula, Büyüyenay Yayınları, 2021, Küreselliğin Fay Hattı, Büyüyenay Yayınları, 2020 kitaplarındaki yazıları esas alınarak kaleme alınmıştır.
