İmam Gazâlî’nin Tasavvuf Anlayışı: Şehâdetle Şâhit ve Meşhûd Olmak

İmam Gazâlî çok erken yaşlarda tatmaya başladığı bu manevi yolculuğun önündeki engeli geç de olsa fark etmiştir. Terk makâmına ulaşmadan fenâ mertebesine erişilemediği artık zâhirdir. Ama dinen rütbelerin en üstünü kabul edilen ilim öğretmek gibi bir meşgaleden kopmak da kolay değildir.

Mülayim Sadık Kul

Ressam: Remzi Taşkıran

Bir önceki yazımızda ele almayı planladığımız Gazâlî’nin tasavvuf anlayışı konusuna bu yazımızla devam etmek istiyoruz.

Hayat gerçekten beklenmeyen sürprizlerle dolu. Mevla gülerken ağlatabiliyor ya da tam tersi siz ağlarken aslında sizi güldürecek bir nimet, bu gözyaşlarında saklı olabiliyor. Sır kendini varlık planında ancak maverasına nüfuz edebilenler için hissedilir kılıyor.

Büyük Doğu mektebinin tartışmasız en önemli temsilcisi Sezai Karakoç’un vedasına teselli ararken bugün vefat haberini aldığımız Mustafa Yazgan’la birlikte bir devrin daha kapandığına şâhitlik ettik. Diriliş muştusunun en coşkun bestekârları son bestelerini Mevlana’nın tabiriyle şeb-i arus makamında söyleyerek dünya sürgünlerini noktaladılar.

Bir önceki yazımız da Gazâlî ile Sezai Karakoç arasında kurmaya çalıştığımız manevi diriliş köprüsünün izlerini Üstad’ın bir şiiri üzerinden tespit etmeye çalışmıştık. Diriliş muştusunun en yetkin temsilcilerinden birinin daha dar-ı bekâ’ya göçtüğüne şâhitlik etmek, bizi böyle bir değerlendirmeye sevk etmişti. Aynı manevi ilişkiyi Mustafa Yazgan’ın yazdıkları ve bir hayat boyu Necip Fazıl kıvamında ortaya koydukları üzerinden de elbette kurabiliriz. Bu vazifeyi kendini daha yakından tanıyan yetkin kalemlere bırakarak biz Gazâlî’yle çıktığımız diriliş yolculuğuna devam edelim.

Herhalde kulluğumuzu anlamlı kılan en önemli umdelerden birisi de bu şâhitlik vazifesi olsa gerek. Âlem bize, âlemlerin sırrını özünde taşımaya memur edilen bizler de âleme şâhit kılınmışız. En büyük şâhit, esmâ-ı hüsnâ’sından biri Şehîd olan Zül-Celâl ve’l-Kemâl Hazreti Allah’tır. İkinci sırada Peygamberler ümmetlerine ve sonrasında da bizler, tüm insanlığa şâhit kılınmışız. Şâhitlik şeref ve şanına sahip olan insan, o nisbette de sorumluluk sahibi. Yalancı şâhitliğin büyük günahlardan sayılmasının bir hikmeti de şâhitliğe atfedilen bu yüce mana olsa gerek.

Gazâlî el-Maksadü’l-Esnâ adlı kitabında kelime olarak “bilen” anlamına gelen “şehîd” ismi ile mana bakımından bu içeriğe sahip diğer ilâhî isimler arasında şöyle bir anlam ilişkisi kurar: “İlim kavramı kayıtsız olarak düşünüldüğünde alîm ismi, bâtınî hususlara nisbet edildiğinde habîr, zâhirî konulara izâfe edildiğinde ise şehîd isimleri kullanılır.’’

İşte Gazâlî’nin tasavvuf anlayışı da “bir şeyin mahiyetine vâkıf olmak, onu bilmek, sözle ifade etmek” anlamlarına gelen bu şehâdet kavramıyla birlikte, ondan türemiş olan şâhitlik ve müşâhede kelimeleriyle özetlenebilir diye düşünüyorum. Kulun tüm ilişkilerinde, bu tevhid meşhedinin ve müşâhedesinin hazır olmasıdır huzurda olmak, diğer bir ifadeyle kendini ya da Rabbini bulmak. Kendi varlığının adem (yokluk) olduğunun farkına varan insan, zorunlu olarak bir yaratıcıya muhtaç olduğunu fark eder. Bu şuur kişide arttıkça onun şehâdetindeki şâhitlik oranı da bu bilinç nispetince artar.

Peygamber öğretisinin bize haber verdiği kutlu müjde de bununla alakalı olmalıdır. Âlemlerin rahmet müjdecisi, cevâmiu’l-kelim olan hadis-i şeriflerinden birinde şöyle buyurmuştu: “Men qâle lâ ilâhe illallâh dehale’l cenneh/Her kim Allah’tan gayrı ilah yoktur derse cennete girer”. Bu şâhitlik, kulun rabbini tanımasının şehâdetle tescillenmesi demektir. Elest bezminde yapılan şâhitliğin tazelenerek hayat sürgünümüzün sürgün olmaktan çıkarılıp, ihsan makâmında “Rabbi görüyormuşçasına” kucaklanması demektir. Bunun İmâm-ı Rabbânî dilinde derûnî ifadesi, vahdet-i şuhût’tur. İşte Gazâlî’nin tasavvuf anlayışı da tam bu manaya tekâbül etmektedir. Kulluk adına yapılan her amel, sarf edilen her söz ve yazılan her satırla bu şâhitlik vazifesinin olmazsa olmazı olan şehâdet makâmına ermektir asıl mesele.

Şehitlik mertebesinin yüceliği de bu sırda saklı olsa gerektir. Şehitler haricinde hiç kimsenin cennetle mükâfatlandırılacağını bildikten sonra tekrar dünya hayatına dönmek istemeyecekleri bildirilmiştir. Bazı âlimler şehîdin “kendisine şahitlik edilen” yani meşhûd mânasında kullanılmasının da muhtemel olduğu fikrindedirler. Bu anlamda şehîd hem kendisi “şahit olan ve tanıklık eden” hem de “kendisine şahitlik edilen” anlamına gelmektedir. Şehâdet mertebesine eren şehîd, aynı zamanda tüm âleme şâhitlik eden ve şehîd isminin gerçek sahibi olan Allah Teâlâ tarafından meşhûd olandır.

Yatağında iken şehitlik mertebesine erebilmek, elbette bu amelin bedenî olduğu kadar, aslında kalbî bir eylem olduğuna da şâhitlik eder. Bu arzuyu gönülde yeşertmek ve ölmeden önce gönül dünyamızda şehâdet makâmına müşâhede yoluyla varmak. İşte Gazâlî’nin tasavvuf anlayışında hedeflenen nebevî öğretinin “Ölmeden önce ölünüz” ile işaret ettiği makâm da budur.

Dolayısıyla Gazâlî’nin tasavvuf anlayışının özetle şehâdet, şâhit ve müşâhede kavramları etrafında döndüğünü tespit etmek isabetli görülmektedir. Böyle bir genel çerçeveden sonra bu kavramlar etrafında tasavvur etmeye çalıştığımız tasavvuf hakikatinin Gazâlî’nin kendi manevî yolculuğunda varlık, bilgi ve insan anlayışına yansımalarına geçebiliriz.  

İmam Gazâlî’nin Nizâmiye Medresesi baş müderrisi olduğu bir demde yaşadığı manevi kriz sonucunda öğrencilerini kardeşi Ahmet Gazâlî’ye emanet ederek yollara revan olduğunu biliyoruz. Bu, her ne kadar zâhiren yerini ve yurdunu terk etmek şeklinde gözükse de yapılan yolculuk, gerçekte dış dünyadan daha çok iç âlemde gerçekleşmektedir. Bazen bu yolculuğun gerçekleşebilmesi için kulun ayağına bağ, gönlüne perde olan dünyevi meşgalelerden uzaklaşarak hicret etmesi gerekebilir. Bunun irfan mektebinde karşılığı sefer der vatan yani kişinin gönül dünyasında, kendi derûnunda çıktığı manevi yolculuktur. Karakoç’un ifadesiyle “mânevî oluşum yolculuğu”.

İmam Gazâlî çok erken yaşlarda tatmaya başladığı bu manevi yolculuğun önündeki engeli geç de olsa fark etmiştir. Terk makâmına ulaşmadan fenâ mertebesine erişilemediği artık zâhirdir. Ama dinen rütbelerin en üstünü kabul edilen ilim öğretmek gibi bir meşgaleden kopmak da kolay değildir. İlim bazen gerçek vuslat önünde, kulun Rabbine olan yolculuğunda (seyr ilallâh) gönlüne perde olabilmektedir. O güne kadar bu yolun büyükleri olan Serrâc, Kuşeyrî, Bâyezîd-i Bestâmî ve Cüneyd-i Bağdâdî gibi âlimlerin yazdıkları eserlerde mevcut olan tasavvuf hakkındaki tüm bilgileri edindiği hâlde, kendini ve dolayısıyla Rabbini tanıma noktasında sözün bittiği noktaya vardığını bu krizle birlikte yakînen anlar. Bu yolun, kitaplar aracılığıyla elde edilebilecek bir yol olmadığı artık aşikârdır. Bu lezzetin ancak bilfiil tecrübe edilerek, tadarak anlaşılabilecek bir makâm olduğundan Gazâlî’nin de artık hiçbir şüphesi kalmamıştır.

Farklı rivayetler olmakla birlikte yaklaşık on yıl süren bu arama ve tatma devri, ona aklın ve hissi tecrübenin ötesinde bir bilgi alanını keşfetme imkânı sunar. Aslında bu bilgi, kitaplar ve üstadları aracılığıyla ilme’l-yakin sahip olduğu bir bilgidir. Bunun bir basamak ötesi olan ayne’l-yakin ve onun da mâverasındaki asıl vuslat olan fenâ makâmı denilen hakke’l-yakîn ise ancak bizatihi tadarak elde edilebilir. Gazâlî hakikati arama peşinde geçen bu çile dolu yıllar neticesinde tasavvuf dışında hiçbir yolun gerçek anlamda eşyanın ötesine nüfuz etmeye yetmediğini tespit eder. Ne kelam ve fıkıh ilminin ne de diğer ilimlerin gönül keşfi noktasında diriliş yolcusuna, nefsin karanlıklarında gizli olan benlik putunu yıkmaya yetmediğini bizatihi yaşayarak müşâhede eder.

Gazâlî kendi diriliş muştusunu İhyâ başta olmak üzere bu alanda kaleme aldığı diğer eserlerinde destanlaştırır. Aşk ateşiyle yakılarak haddi bildirilen benlik putu yeniden kendi küllerinden doğarak hakiki kulluğa terfi edebilme imkânına kavuşur. Bu yeniden dirilişin sadece belli bir zümrenin ayrıcalıklı vasfı olmayıp, böyle bir derdi olan her mümin için gerekli ve mümkün olduğunu, İhyâ ve Kimyâ’sıyla ortaya koyar. Rabbe giden biricik tezkiye ve tasfiye, diğer bir ifadeyle müşâhede ve ihsan yolu, kuru bilgiyle değil ancak zevk makâmıyla bilinebilir.

Kanaatimizce Gazâlî’yi İslam düşüncesine yön vermiş zirvelerden biri kılan en önemli özelliklerinden birisi de bu manevi yolculuğa cesaret edebilmiş olmasıdır. Bu yolculuk olmasaydı, âb-ı hayat olan diriliş iksirinin İhyâ ve Kimyâ’sını kimden öğrenebilirdik? Himmet ve gayretinin yüceliği, onu İslam ilim ve irfan geleneğinin en üst mertebesine çıkarmıştır. Neredeyse ondan bahsetmeksizin İslam düşüncesi ile ilgili konuşmak mümkün değildir. Dolayısıyla da onun kelam ilminde oynadığı rolü, aslında İslam düşünce geleneğinin tamamı için geçerli kılabiliriz. Nasıl ki kelam onunla birlikte mütekaddimûn ve müteahhirûn diye iki döneme ayrılmıştır, bu ayrım aslında tüm İslam düşüncesine şâmil kılınabilecek bir durumdur.

Diğer İslami ilimlerde olduğu gibi tasavvuf alanındaki etkisi de belirleyici ve kalıcı olmuştur. Bu sebeple şer’î ilimlerle uyum içinde bir tasavvuf anlayışını temsil eden tüm İslam uleması, bu anlamda birbirine yakın bir anlayışı dillendirmişlerdir. Bu sebeple bugün İslam geleneğinin genel kabulüne mazhar olmuş ortak bir tasavvuf anlayışından bahsedebilmemiz de bu hakikatin en bariz göstergesidir. Şeriat temelinde bir tasavvuf anlayışı İslam ilim geleneğinin ortak paydası olmuşsa, bunda en çok pay sahibi olanlardan birisi de İmam Gazâlî’dir. Onunla birlikte şeriata uygun bir irfan mektebi sadece ulema ve irfan ehli arasında değil, tüm ümmetin ortak paydası ve değeri olmuştur.

Gazâlî’nin tasavvuf anlamında diğer önemli etkilerinden birisi de onunla birlikte tasavvuf hakkındaki meşruiyyet tartışmalarının büyük ölçüde sonlandırılmasıdır. Bu oluşan manevi dinamizm sayesinde tasavvuf sadece meşruiyyet krizini aşmakla kalmayıp aynı zamanda tüm İslam coğrafyalarında tarikatlar yoluyla yayılma ve müesseseleşme imkânı bulmuştur. Gazâlî öncesi daha çok bir mürşidin etrafında toplanan ve özel şahsi ilişkilere bağlı olan tasavvuf yeni bir atılımla, tarikatlar şeklinde belli kural ve âdâbları olan ve farklı meşreb ve hatta meslek gruplarına hitap eden müesses bir kurum haline gelmiştir.

Gazâlî’nin diğer bir katkısı da Allah sevgisi ve ilâhi aşk konusunda kendisine kadar oluşmuş irfânî birikimi en güzel şekilde sistematize ederek hem varlık alanını hem de bilgi felsefesini bu muhabbet damarı özerinden temellendirmiş olmasıdır. Aşk esası üzerinden temellendirilen varlık alanı, bu maya etrafında birleştirilerek, en güzel ifadesini İhyâ ve Kimyâ adlı eserlerinde bulmuştur. Aynı hakikat, Mevlana’nın Mesnevi’sinde ve Yunus’un deyişlerinde ete kemiğe bürünerek “Yaratılanı severim yaratandan ötürü” ifadesiyle hiç bir beşeri felsefenin ve din anlayışının ulaşamayacağı bir yücelikte, varlığı toptan kutlu sayan bir anlayışla formüle edilmiştir.

Âcizane bu satırlara yoğunlaşmışken sabah kuşluk vakti sonrasında Ahmet Akın Çığman Hocamı rüyamda gördüm. Rüya bu ya, rüyamda anlattığı konuyu bildiğimi söylemeye kalktığımda daha da ciddileşerek bana daha öğrenecek çok şey olduğunu hatırlatarak anlatmaya devam etti. Kimilerine göre belki sadece tatlı bir tesadüf diye anlaşılabilir olsa da ben Hocamı görmüş olmanın sevinciyle telefona sarıldım. Sabah ulaşamasam da akşam enfes bir telefon sohbeti ikramında bulundu. Elbette bir saati aşkın sohbetimizde anlattıklarını burada anlatabilme imkânı olmamakla birlikte konumuzla alakalı olan kısmını zikredelim.

Hocam’a Gazâlî’nin tasavvuf anlayışını şehadet ve şâhitlik kavramları üzerinden özetlemeye çalıştığımı söyleyince “Elbette tasavvufun tamamı tevhid’den ibarettir” dedi. “Lâ” ile “mâsivâ” süpürülüp temizlenirken “illallah” ile sadece Allah’ın var olduğu, ondan başka hiçbir mabûd ve maksûd’un olmadığı ispat edilir, diye ilave etti. Lâ mevcûde illallâh/ lâ maksûde illallâh/ lâ mabûde illallâh zikirleriyle de bu hakikat gönüllere perçinlenerek Allah’tan gayrı ne varsa, aşılarak gönül sadece Allah’a tahsis edilir. Gazâlî özellikle tevhid’i anlatırken bu zikir ile Allah’tan gayrısının nefyedildiğini, ulûhiyyet ve rubûbiyyet noktasında Allah’tan gayrının tezkiye edilmediği bir kalbin tecelligâhı Zül-Celâl ve’l-Kemâl olamayacağının altını çizer.

“Dolayısıyla tasavvuf, tevhid’in gönül dünyamızda olması gereken bir nefy (reddetmek) ve ispat (varlığını tespit etmek) hadisesinden ibarettir evladım” diye sözlerine devam etti Ahmet hocam. Bu benim Gazâlî’nin tasavvuf anlayışını şehâdet ve ona ait diğer müştaklarıyla birlikte ifade etmeye çalıştığım mananın en özlü ifadesiydi. Tasavvuf, tevhid’in gerçek manada anlaşılarak gönül dünyamızdaki yerini alması demekti. Tevhid demek, bir taraftan “Lâ” baltasıyla Hz. İbrahim gibi putları parçalarken diğer taraftan Allah Teâlâ hazretlerine ait olanı da sadece ona hasretmekti. Bu aynı zamanda nakşilik ve diğer tarikatlarda geçerli olan nefy ve ispat zikri ile elde edilmek istenilen manevi makâmın da bizâtihi kendisiydi.

Hocamın işaret ettiği diğer önemli bir açıklama da Gazâlî’nin aşk ve muhabbetullah anlayışını en kısa şekliyle izah ediyordu. Tasavvufun sayısız tarifinden bir tanesi de “İmanın gönülde aşka dönüşmesidir” dedi Hocam. Evet, iman gönülde aşk makâmında yaşanılınca, o aşk ateşi iman edilen Rabbin dışında ne varsa, onları bu aşk ateşiyle küle çevirecek ve yıkılan benlik putunun yerine tecelligâh-ı Rabb olan gönle tevhid sancağı dikilecekti.

Bu mana da insanoğlunun iç dünyasında gerçekleştirdiği manevi fetih, fetihlerin en büyüğü ve kutlusudur. Peygamber Efendimiz’in bir savaş dönüşü “Şimdi küçük savaştan büyük savaşa dönüyoruz” cümlesiyle ifade ettiği bu nebevî uyarıdan Gazâlî’nin de anladığı mana budur. Asıl düşman dışarda değil içerdedir ve bize can damarımızdan daha yakın olan Rabbimizi unutturmaya çalışır. İşte gerçek sufi bu hakikatin bilincinde olarak tevhid tokmağıyla nefsin putlaştırdığı ne varsa yıkarak, nefs-i emmâre’den nefsi mutmainne ve Rabbin kendisinden razı olduğu nefsi merdiyye makâmına ulaşmaya gayret edendir. Düşmanı dışarda değil içinde arar ve onu dizginlemeden meydanlarda kazanılacak zaferin gerçek zafer olmadığını, asıl fethin içerden dışarıya doğru gerçekleştirilen ve insanı yaratılışındaki ahsen-i takvîm kıvamına döndürerek insan-ı kâmil kılan bir mücâdele ve mücâhede olduğunu bilir.

Bu satırları yazdıktan sonra Sezai Karakoç’un Gündönümü adlı kitabını okumak için elime aldığımda hayretler içerisinde kaldım. Neredeyse Gazâlî çizgisinde Ahmet Hocam’ın bana tasavvufla ilgili söylediklerinin bir benzerini onun kaleminden okumanın hazzını anlatmaya kelimeler kifayet etmez. Her diriliş erine mutlaka bu lezzeti tadın derim. Zaten tasavvuf da bildiğimiz ilâhî/ulvî hakikatlerin lezzetine varmak değil mi?

Müjdeler olsun bu kutlu yolda gerçek düşman olan egomuzun farkına vararak sefer der vatan muvâcehesinde nefsini kirlerden arındırarak halvet der encümen makâmına erenlere.

Üstad Karakoç’un Gündönümü’nden bir alıntıyla bitirelim:

“Evet! Diriliş, seçme yetisini ihya yolunu arayanların, seçenlerin yoludur.” (s. 31).