Aliya İzetbegoviç’in İslâmcılığa Katkıları Üzerine Bir Deneme

Aliya’nın çağrısı karşılık bulmuş olacak ki Bosna’da pörsüyen İslâm ruhu tekrardan canlanmış, dünyanın her yerinden Müslümanlar Bosna’ya akın etmişti. Türkiye İslâmcılığı özelinde değerlendirecek olursak doksanlı yılların gündemini oluşturan en önemli konu Bosna’daki Müslümanların vermiş olduğu varlık mücadelesiydi.

Burak ÇETİK

Her yıl takvimler 19 Ekim’i gösterdiğinde Aliya İzetbegoviç’i vefat yıldönümünde anma programları yapılır. Bu programlarda genel olarak vurgulanan liderliği ve bilgeliğidir. “Bilge Kral” tamlamasıyla yapılan bu vurgu, doğru olmakla beraber çoğunlukla altı doldurulmayan bir ifadedir. Konuşmalarda genelgeçer ifadelerle Aliya övülür fakat fikirleri tartışılmaz. Bunun istisnaları olmakla beraber ne yazık ki tablo bu şekildedir. 

Öncelikle bu tarz programlarda yapılan salt övgülerden oluşan konuşmaların, Aliya’nın düşüncelerine aykırı olduğunu belirtmekte fayda var. Zira kendisi, şahısların kült haline getirilmesine karşıdır. Esas olanın şahısların değil fikirlerin olduğunu düşünür. Kendi hayatındaki birçok tercih ve karar bu yöndedir. Bunu görebileceğimiz en önemli örnek, savaş esnasında bombalanan yolun kapanması üzerine, dağlara yerleşen Sırp keskin nişancılarına rağmen ofisine yürüyerek giderken bir kadının camdan kendisine sorduğu “Başkan korkmuyor musun?” sorusuna “Korkuyorum, ben de insanım. Ama yürümek zorundayım” cevabını vermesidir. 

Kendisini olduğu gibi yani “insan” olarak göstermesi, korktuğunu belirtmesi çok önemli bir detay. Zira halkının gözünde kahramana, kült bir şahsa dönüşmek isteyen birisi olsa kadının sorduğu soruya cevabı “Ne korkması, biz halkımız için mücadele ediyoruz. Bu yolda korkumuz asla olmayacak.” tarzı bir cümle olmalıydı. Fakat bunu istemiyordu dolayısıyla bugün yapılan salt övgü dolu konuşmalar onun istemeyeceği bir tutumdur. Peki Aliya’yı nasıl anlayacağız ve anlatacağız? Tabi ki fikirlerini anlayıp tartışarak. Bu yazıda İslâmcılığa katkıları üzerinde durmaya çalışacağız.

Aliya İzetbegoviç ve İslâmcılık

İslâmcılığın farklı tanımları olsa da genel olarak rastladığımız üç kavram vardır. Bunlar “İzzet, ihya ve tecdid” kavramlarıdır. Aliya İzetbegoviç’in İslâmcı düşünceye katkılarını bu üç kavram özelinde okumaya çalışacağız. Öncelikle Aliya’nın vermiş olduğu mücadelenin bir izzet arayışı olduğunu belirtmeliyiz. Bosna’nın bağımsızlığının önemine yapmış olduğu vurguyu salt Boşnak milliyetçiliğinden kaynaklanmıyordu. Müslümanlık vurgusu konuşmalarında ön plandaydı. Bu vurgu sadece kendisinin değil düşmanlarının da dilindeydi. Zira Sırplar ve Hırvatlar sadece Boşnaklar ile değil aynı zamanda Müslümanlarla savaştıklarını belirtiyorlardı.

Sırp devlet başkanı Karadzic’in “Bosna’yı cehenneme çevireceğinizin ve belki de Müslümanları tamamen yok edeceğinizin farkında değil misiniz? Müslümanlar burada savaş patladığında kendilerini savunamayacaklar” sözlerine karşılık Aliya İzetbegoviç’in söylemiş olduğu şu sözler izzetli bir duruşun timsaliydi adeta: “Bizi yok etmekle tehdit ediyorlar. Ama bilsinler ki, Müslümanlar yok olmayacaktır”. Bu çıkış sadece Karadzic’e verilmiş bir cevap değil aynı zamanda Balkanlar’daki ve dünyanın her tarafındaki Müslümanlara izzeti kuşanma çağrısıydı. 

Aliya’nın çağrısı karşılık bulmuş olacak ki Bosna’da pörsüyen İslâm ruhu tekrardan canlanmış, dünyanın her yerinden Müslümanlar Bosna’ya akın etmişti. Türkiye İslâmcılığı özelinde değerlendirecek olursak doksanlı yılların gündemini oluşturan en önemli konu Bosna’daki Müslümanların vermiş olduğu varlık mücadelesiydi. Selami Yurdan’ın şehadetiyle daha fazla gündem olan mücadele sonrasında birçok Türk’ün şehadetiyle süslenecekti. Aliya’nın izzeti kuşanarak direnme kararı Balkanlar özelinde de örnek olmuştu. Bosna Savaşı’ndan kısa bir süre sonra Kosova’da Sırplara karşı Adem Yaşari öncülüğünde direniş başlayacaktı. 

İzzet arayışı aynı zamanda bir tebliğ vesilesi oluyordu. Avrupa’da birçok insanın Müslümanların direnişini ve Sırpların katliamını takip ediyor oluşu, İslâm’ın yoğun bir biçimde Avrupa’nın gündemine girmesini sağlayarak insanların İslâm’ı öğrenmesini ve sefil küfür düzenine karşı izzetli bir hayata kapı aralamalarını sağlıyordu. 

Diğer iki kavramımız olan ihya ve tecdid, Aliya İzetbegoviç’in konuşmalarında ve yazılarında sıkça değindiği meselelerdir. Kadim bir medeniyetin mirasçısı olduğunu bildiğinden dolayı kaybolanı tekrardan keşfetmenin önemli olduğunun farkındaydı. Köksüz bir tecdid anlayışının zararlı olacağını tahmin edebiliyordu. Aynı zamanda tecdidi ihmal ederek salt geçmiş vurgusu yapmayı da doğru bulmuyordu. Bu iki zıt kutbu muhafazakârlar ve modernistler olarak vasıflandırıyor ve bunların İslâmî yenilenme fikrine karşı çıktığını söylüyordu. Kendisinden yapacağımız alıntıyla mesele zihinlerde sağlıklı bir düzleme oturacaktır. İslâm Deklarasyonu’nda bu meseleyi şöyle özetliyor: “İnsanı sadece terbiye etmekle kalmayan aynı zamanda dünyaya nizam verme yeteneği olan İslâm’a, kendi kabulleri doğrultusunda, İslâmî yenilenme fikrine her zaman iki tip insan tarafından karşı çıkılmaktadır; Muhafazakârlar eski reçeteleri, modernistler ise başkasına ait (yabancı) reçeteleri istemektedir. Birinciler İslâm’ı geçmişe çekmekte, ikinciler ise ona yabancı bir gelecek hazırlamaktadırlar.” (İslâm’ın Deklarasyonu-Fide Yayınları-Sayfa 21)

İlk cümleden de anlaşılacağı üzere kendisi İslâm’ı ruhban bir anlayışla ele almıyor, topluma nizam veren bir yönünün olduğunu ifade ediyor. Kadim medeniyeti ihya ve tecdid sürecinde önemle vurguladığı ikinci şey, öz eleştirinin gerekliliğidir. “Müslümanlar neden geri kaldı?” sorusu yazılarında sorduğu ve cevabını aradığı soruların başında geliyor. Bu soruya verdiği birçok cevap olsa da ikisi üzerinde önemle duruyor. Bunların ilki Moğol İstilası, ikincisi ise İslâm’ın nizam veren yönünün ihmal edilmesi.

Aliya’ya göre Moğol istilasının etkileri tam olarak anlaşılmış değildir. Zira istila sırasında yıkılan şehirler, harap edilen kütüphaneler sadece binalardan ve kitaplardan ibaret değil aynı zamanda bir medeniyetin hafızasıydı. Hafızasını kaybeden bir medeniyetin geçmişle ünsiyet kurması ve kendisini toparlaması çok zordur. İslâm’ın nizam veren yönünün ihmal edilmesi ise Müslümanları ruhbanlaştırarak dünyaya söz söylemesini engellemektedir. Bu anlamda bu iki mesele öncelenerek hafıza tekrardan diriltilmeli ve İslâm’ın nizam fikri iyi anlaşılmalı. 

İhyanın ardından tecdid yani İslâmî yenilenme meselesiyle karşılaşıyoruz. Kendisinin yenilenme fikrine modernistlerden farklı olarak yaklaştığını belirtmiştik. Aliya, ayakları yere basan bir yenilenmenin gerçekleşmesi gerektiğine inanıyor. İtidalli bir biçimde geçmişle yüzleşerek kişilerin, kurumların, fikirlerin yenilenmesini savunuyor. Bu noktadaki metodunun ise evvela tebliğ düzeyinde ardından devlet çapında olduğunu görüyoruz. Askerden önce vaiz olunması gerektiğini ve gönüllere hitap edilmesi gerektiğini söylüyor. Zira Müslüman kitlelerin kayıtsızlığına karşı verilecek mücadelenin ilk önce fikirlerin değiştirilmesiyle olacağına inanıyor.

Aliya’nın ihya ve tecdid meselesinde değindiği diğer konular ise şu şekilde: “İnsan, toplum, birlik, eğitim, kadın, aile, bağımsızlık, diğer dinler ve ideolojiler, devrim, Kur’ân, Batı, medeniyet, yenilenme, zekat.” Bu konulardan bazılarına örnekler vererek meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabiliriz. Zekatın toplumda karşılıklı olarak sorumluluk duygusunu pekiştirdiğini ve bu duygunun toplumun kardeşliği açısından mühim olduğunu söylüyor. Dünyada zekatın eksikliğinin görüldüğünü, hukukî statü kazandırılarak uygulanması gerektiğini söylüyor. Yani salt ibadetten ziyade kamusal yönüne vurgu yapıyor.

Kadın ve aile meselesini ele alırken öncelikle kendimizi Avrupa karşısında reaksiyoner bir tavırla savunmanın yanlış olduğunu belirtiyor. Kadının veya erkeğin üstün olmadığını, kadınla erkeğin farklı olduğunu söylüyor. Kadının hayatın mühim yönlerinde fail olduğunu hatırlatarak anneliğin ehemmiyetini vurguluyor. İslâmî Yeniden Doğuşun Meseleleri kitabından yapacağımız bir alıntıyla kadın meselesiyle alakalı çözümüne bakalım: “Eğer İslâm’da bir kadın meselesi varsa, bu meselenin çözümünün adı annedir. Kadınların bağımsızlığı ve eşitliği adına bu çözüme karşı çıkanlara şöyle cevap vermek gerekir: İslâm kadını alçaltmıyor; ama siz anneliği alçaltıyorsunuz.”  (İslâmî Yeniden Doğuşun Meseleleri-Ketebe Yayınları-Sayfa 37)

Sonuç

Aliya İzetbegoviç, çağımızın en önemli düşünürlerinden birisidir. Kendisi sadece hamasî sözlerle ve içi doldurulmayan övgülerle anılacak bir zat değildir. Vermiş olduğu mücadelenin bize anlatacağı çok şey vardır. Bu yazıda İslâmcılık düşüncesine yapmış olduğu katkılara değinmeye çalıştık. Aslında bu mesele kitaplık çapta incelenmesi gereken detaylı bir konu fakat dergimizin alanı buna müsait değil.

Aliya’nın İslâmcılığa katkılarını ele alırken izzet, ihya ve tecdid kavramları üzerinde durduk. Bosna Savaşı ile başlayan süreçte verdiği demeçler ve mücadelesi, dünyadaki Müslümanlarda bir uyanışa vesile oldu ve izzeti tekrardan kuşanmanın ehemmiyetini hatırlattı. İhya meselesi ise ana gündemlerinden birisiydi. Kendisi köksüz bir yenilenme anlayışına da tamamen geriye dönülmesine de karşıydı. Fikirlerini bu iki zıt kutbun tersine bir itidal düzlemine oturtmuştu.

Tecdidin yani yenilenmenin ise evvela geçmişle yüzleşerek gerçekleşeceğini biliyordu. Birçok kavramı, kurumu ve meseleyi bu bağlamda ele aldı. İslâmcılığın temel tezlerine sadık kalarak Avrupa’ya meydan okuması önemli bir öncü olmasını sağladı. Fikirlerini anlamak, değerlendirmek ve geliştirmek duasıyla, kendisini rahmetle anıyoruz.