Şöyle ılık bir bahar ikindisi, kahvenizi yudumlarken izlediğiniz manzara; pencere hafif aralık, uçuşan ince tülün ardından masmavi bir deniz gözlerinizi şenlendirirken içinize çektiğiniz taze havaya eşlik eden işte bu şarkılar. Düşündürdükleri; sözlerinden mülhem “ne hayatlar yaşanmış da kalemle kelama dökülmüş” ile birlikte çoğu kez kendi yaşantımızda eksik kalan yahut tam tersi mutlu eden pek çok enstantane.
Zehra TUNÇ

Güzel bir göz beni attı, bu derin sevdaya …
Âh! derken başladı işte o şarkı. O tınıya sürüklenip gitmeyi kendimiz seçtik. Bazen akıp gitmek istemez miyiz? İşte öyle. Gözlerimizi kapatıp, ruhumuzu açtığımızda duyduğumuz birtakım seslerin kulaklarımız ile bağı ne kadar sahi? Bilemem. Herkesin cevabı kendine.
Şakır şakır yağmur yağıyordu mesela “kayboldum, kaybolan yıllar içinde; gönlümce bir zaman yaşayamadım” derken Mine hanımın nahif sesi. 50V otobüsünün içinde Pierre Loti mezarlığının yanından geçiyordum, kapattım hemen. Gönlünce bir zaman yaşayamadan dünya hayatına gözlerini yummuş onlarcasının ruhuna fatiha. Ne kadar yaşarsak yaşayalım, gönlümüzce zamanlar yaşamaklar nasip olmadan göçmek duygusu bu dünyanın faniliği ile ilgili ipuçları veriyorsa, bu şarkı bize tebliğ mi etmiş oluyor? Tamam tamam, tebessüm. Yine de bir damla gözyaşı, pınarda bekleyen, ukde.
“Hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter” yazdığında Fethi Bey; muhtemelen yalnızlığı ile sarılan Zeki Paşa’nın okumasıyla bir ruha bürüneceğini tahmin etmemiştir. Belki de yaşamak, usul kalıplarının ötesinde bir anlam boyutu şarkılarda. Yalnızın, çaresiz dertlerinin dermanı, sen misin sahi? Sanmıyorum ama peki.
Çünkü bir sonraki meselede boyut biraz daha farklı bir hâl alıyor; sanırım bu durum Mesnevi’deki şu beyit ile yarışır mesabede:
“Nâzrâ rûyi bi-bâyed nemçu verd,
Çun ne-dârî gerd-i bed-Hûyi me-gerd.”
Tamam tamam sizi çok yormayayım, “Nazlanmak için gül gibi yüz lazımdır. Öyle cemâlin yoksa nâfile yere huysuzluk etme” diyor hazret özetle. (gülmek serbest). Her önüne gelen naz, kapris yapmasın diyor günümüz Türkçesiyle. Acıklı ama, değil mi? Bence öyle.
Yani “güzelsen, güzelsin ya hu, yok mu benzerin?” bir had bildirme gibi. Oysa müziğini hatırlayın, ne kadar nahif, nasıl da alıp götüren, olduğumuz yerden bir ilkbahar sabahı kırlarda koşuyormuşçasına. Ama işte aba altından sopa göstermek gibi. Müziğe aldanmayın dostlar, güfte fena laf aramızda. Kibirlenme, uyarısı mevcut. Belki de iyi bir şeydir. Şarkının en sevdiğim yeri olur ayrıca. Ahh bu şarkıların gözü kör olsun. Gönül yarasına tuz basanlara gelsin.
Hiç mi ümitli şarkılarımız yok; saçlarına ak düşse de bir yerde ansızın karşılaşıp birbirlerinin gözlerine bakacağını ümid edenler ile gönlünce bir hayat yaşayamadan göçüp gidenler kapışır bence. Lakin, göçüp giden geri dönemeyeceğine göre bu turu yüreği kavuşma ümidiyle dolu ak saçlılar kazandı bile. “Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak” dualarını Muhayyer Kürdî makamında Semaî usulünde evrene gönderenlerin kazanması elbette muhtemeldir, Allah affetsin, ne diyeyim.

Kiminin gözleri kimilerinin gecelerine doğuyorken, duyulmuş ki kimilerinin gözlerinin rengi çoktan unutulmuş.
Araya bir Kürdilihicazkâr Peşrev, Tanburî Cemil Bey’den. Lakin bu notalara akarken insan, ömrünün sonunu “uzletgâh”ında geçirip de 43’ünde dünyaya gözlerini yummasından etkilenmeden edemiyor. Kimse ne zaman öleceğini bilemez. Fakat bu hicran, belki de ciğerinden çürütüyor insanı. Bilemeyiz. Böyle baygın bitirmeyelim bu bahsi, siz bir de Çeçen Kızı’nı dinleyin kendisinden, zaten duyunca “Aaa” diyeceksiniz.
Müzik deyince niye bilmem, aklıma ilk gelen şarkılar bunlar.
Şöyle ılık bir bahar ikindisi, kahvenizi yudumlarken izlediğiniz manzara; pencere hafif aralık, uçuşan ince tülün ardından masmavi bir deniz gözlerinizi şenlendirirken içinize çektiğiniz taze havaya eşlik eden işte bu şarkılar. Düşündürdükleri; sözlerinden mülhem “ne hayatlar yaşanmış da kalemle kelama dökülmüş” ile birlikte çoğu kez kendi yaşantımızda eksik kalan yahut tam tersi mutlu eden pek çok enstantane. Bazen bir film şeridi, tekrar hatırlamak istediklerimiz; bazen bizi utandıran ve “bunu unut” dediklerimize fon müziği bu şarkılar. Hadi bu sahneye de Hicâz Peşrev eşlik etsin, ne hoş ama değil mi?
Sözleri olmayan nicesi bu eserlerin; şiirlerimize, mektuplarımıza arka plan. Fakat şu bir gerçek, müzik güzelse söz gölge; sahnede notalar akıyor birbiri ardınca. Bir kanun sesine bir ney sesi eşlik ettiğinde hangimiz bir martının kanadında payitahtı gezmiyoruz sahi? İyot kokusu genzimizi yakarken, gözlerimizi kapatıp kimi zaman, kulağımızdan gönlümüze düşmüyor mu işte o şarkının melodisi?
Çoğu zaman rahatça ifade edemediklerimize mütercim; bir başka lisan, harflerin bir araya gelmesinden değil, apayrı.
“Söyleyemem derdimi, kimseye” dedirten gam; işte notalara dökülüp dudağımızın ucunda terennüm eden. Derdimizle mutluyuz belki, istemiyoruz birilerinin çıkıp da derman olmasını. Üstelik çıktı mı ağızdan sır gibi, artık onun esiri olmak düşerse payımıza? En iyisi inleyen şu kalbimizin sesini ağyar duymasın, saklansın gözyaşları; zaten yâr vefasız. Vefalı olsa, şarkılara konu olur muydu?
İşte bu yüzden, “kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime”. Sırrım bende, taşmadı.
Ufuklara bakıp da yarın yolculuk olduğunu bilen herkes biraz kapılıp gittiği bahtının rüzgarına hayıflanmaz mı? Yârin tutmadığı el, gurbet akşamlarına misafirliğin en onulmaz acısı olsa gerek ki giderken bile söyletiyor insanı.
Saçlarına ak düşmeye başlayan herkes şu şarkıya bir kez olsun kulak vermiştir, “maziye bir bakıver, neler neler bıraktık?” acısıyla tatlısıyla bir ömre hangi duygular eşlik etti. 19 yaşımda ilk beyaz telini gördüğüm zaman saçımın, ömrümün son deminde olduğumu hissettiğim doğru. Kaç hatıra, kaç sene, kaç yaşanmışlık, kaç dost, kaç güzellik, kaç nasihat, kaç güzel cümle? Neler bırakmayı ümid ediyoruz ardımızda? Biraz da tebliğ kimi şarkılar, nereden baktığımıza bağlı. (Tamam tamam sustum.)
Bir ayrılık şarkısı ile kapatalım bu bahsi. Değil mi ki her şeyin sonu illa “ayrılık”. Buruktur hicrimden kara geceler; yani geceyi kara yapan belki de ayrılığın burukluğu. Her bir dertten âlâ, yaman ayrılık.
Kavuşması güzel ayrılıklar nasip olsun; duamız olsun. Yine ümitvâr, hep var…
