Click Sadakası

İslam’ın esaslarından olan zekâtımız, cemiyetimizi birbirine sıkı sıkıya bağlayan infakımız, hem maddi hem manevi açıdan toplumumuzun temelini kurmaya vesile kıldığımız sadakamız basit bir mekanik click mesabesine inme tehlikesiyle karşı karşıya. Teknik, bir yandan ümmet coğrafyamızın en ücra köşesine bile infaklarımızı ulaştırma imkanını sunarken diğer yandan bizi içinden çıkılması güç görünen bir ahvale sürüklüyor. Hiç olmadığımız kadar insanımızdan, toprağımızdan ve ünsiyetimizden kopmuş durumdayız.

İbrahim Halid ALDEMİR

Bismillah. Elhamdulillah. Vessalâtu vesselâmu alâ Rasûlullah ().

Günümüz zeitgeist’i tüm fonksiyonel işlemleri parmaklarımızın ucuna getirebilmesiyle böbürleniyor. Birkaç tıkla gerçekleştirebildiğimiz her işlem için de bizden alkış bekliyor. Bu tıklamalarla haberlere ulaşabiliyor, alışveriş yoluyla tüketim furyasına dahil olabiliyor, faturalarımızı ödeyebiliyoruz. Ailemizle, arkadaşlarımızla iletişimi de bu ekranlar üzerinden kuruyoruz. Böylelikle modernitenin bizi çekmek istediği girdabın ortasına balıklama atlıyoruz.

Hatta bu atlayışa yer yer ibadetlerimizi de dahil ediyor, iyiliklerimizi internet üzerinden kolaylıkla yapabiliyoruz. Bu iyiliklerin başında da havale yoluyla gönderdiğimiz sadakalar geliyor. Mobil bankacılığın bizi sıkıştırdığı bu ruhsuz sanal âlem; iyilik hareketlerimizi, ibadetlerimizi ve hatta ahlakî sorumluluklar olarak bellediğimiz değerlerimizi modern bir tüketim metası haline getirdi. İslam’ın esaslarından olan zekâtımız, cemiyetimizi birbirine sıkı sıkıya bağlayan infakımız, hem maddi hem manevi açıdan toplumumuzun temelini kurmaya vesile kıldığımız sadakamız basit bir mekanik click mesabesine inme tehlikesiyle karşı karşıya. Teknik, bir yandan ümmet coğrafyamızın en ücra köşesine bile infaklarımızı ulaştırma imkanını sunarken diğer yandan bizi içinden çıkılması güç görünen bir ahvale sürüklüyor. Hiç olmadığımız kadar insanımızdan, toprağımızdan ve ünsiyetimizden kopmuş durumdayız.

Oysa gözlerimizi Batı’dan alıp kendi müktesebatımıza diksek, insan tasavvurumuzu hayatımızın merkezine alsak bambaşka bir ahvalle karşı karşıya kalırız. Bu ahvalin en zarif temsilcilerinden biri de şüphesiz sadaka taşlarıdır. İstanbul’un bambaşka köşelerine, hayatın tam ortasına, cami avlularına yerleştirilmiş bu taşlar, mahallenin kalbi gibidir. Cebindekini paylaşmaya niyetlenen bir mümin, bizzat yollara düşerek mahallesinin tozunu yutar, tüm benliğiyle hissettiği bir gayretin içine girerdi. Bu yolda attığı her adımın da Allah’ın izniyle hanesine sevap olarak yazılacağının bilinciyle yürürdü. Tevazu cübbesini omzuna almış şekilde infağını taşın oyuğuna koyarken aslında enaniyetini de oracıkta bırakırdı. Ardından, insanların henüz sokaklara dağılmadığı bir vakitte, ihtiyaç sahibi kardeşlerinden biri usulca o taşa yaklaşır, kimseciklere görünmeden sadece ihtiyacı kadarını alır ve akıp giden hayatın içine sessizce karışırdı. Bu taşlar; alanla vereni hiçbir zaman yüz yüze getirmese de ikisine de aynı mahallenin havasını solutur, onların aynı manevi iklime girmelerini sağlardı. Bugün içine düştüğümüz sanal yalıtılmışlık ise işte bu mahalle kültürünü, bir müminin derdi için gösterilen çabayı ve belki de en önemlisi aynı havayı soluma gayretimizi elimizden aldı. Bu mekânsızlık, bu modern ekran zindanı; yoksulu da yoksulluğu da yalnızca dijital bir veriye, soğuk bir istatistiğe indirgedi.

Meseleyi insan fıtratı üzerinden de ele aldığımızda ortadaki tablonun vahametini görüyoruz. İnsan; kardeşinin acısını, hüznünü yahut sevincini hakiki manada idrak edebilmek için bir tebessüme, bir yaşlı göze, bir titrek sese ihtiyaç duyar. Allah’ın kalbimize yerleştireceği empati becerimiz ancak karşımızda kanlı canlı bir insanın olmasıyla hayat bulur, merhametimiz yalnızca bu şekilde yeşerir. Ekran üzerinden gerçekleştirilen o ucuz click işlemi ise bu duyguları tamamen buharlaştırır. Tek tıkla yardım etme kolaylığı bunların yanında, insanda sahte bir vicdanî rahatlama meydana getirir. Ekranımızda beliren o sathî “İşleminiz başarıyla gerçekleşti.” mesajı Müslümanın kalbine atılmaya çalışılan formatı tetikler. Görev tamamlandı, sorumluluğumuzu geride bıraktık… İnfakı aylık ödenen bir fatura mesabesine indiren bu yanılsama; sokakta yanımızdan yürüyerek geçen dertli gözlere, köşe başında ağlayan yetim çocuklara, evladına yemek ararken boynu bükülmüş analara karşı gözlerimizi kör eder.

Bu yalıtılmışlık hali, ümmetin damarlarında geri dönülmez yaralar açıyor. Bu yaralar bizi birbirimize bağlayan ipleri kesip atıyor, ünsiyetimiz eriyor. Tam şu anda olağanüstü hâl ilan etmeliyiz diye düşünüyorum. Bencillikle, sanal vicdan rahatlatmalarıyla kökleri toprağından kopmuş cemiyetimizin kalbine merhameti, empatiyi ve dolayısıyla infakı yeniden iletmek zorundayız. Bunu başaramadığımız takdirde vicdanlarımızın tamamıyla kör kalmasından endişe ediyorum, bu hâlden Allah’a sığınıyorum.

Üstelik bu ahval yalnızca kendi mahallemizle de sınırlı değil. Elimizdeki ekranlar vesilesiyle dakika dakika takip edebildiğimiz, Gazze ve Doğu Türkistan başta olmak üzere, mazlum ümmet coğrafyalarıyla iletişimimiz de ne yazık ki farksız. İnternet üzerinden havaleyle bir miktar para gönderdiğimizde vicdanımız omuzlarımızdan asla kaldıramayacağımız o yükü attığını zannediyor. Maddi destek olmanın manasız olduğunu elbette iddia etmiyorum. Bunun ihtiyaç olduğu hatta çoğu zaman kardeşlerimize can simidi olduğunun farkındayım. Fakat oturduğumuz yerden tıkladığımız o ekran, gönüllerimizi orada canlarını yitiren evlatlarımızla gerçekten hemhal ediyor mu? Bu ahlakı bugün hakikaten yaşatabiliyor muyuz? Bizler ne yazık ki ekranlarımızın ardında konfor alanımızdayız; ümmetin dört bir yanındaki zulmü sadece izleyebiliyor ve kardeşlerimiz için yalnızca dua edebiliyoruz.

Halbuki infak sadece yardımcı olunan kişinin yarasını saran tek yönlü bir eylem değildir; aynı zamanda verenin de enaniyetini kırar, masivayı terkini kolaylaştırır. Ekran üzerinden gerçekleştirilen yardımlar, ihtiyaç sahibinin fiziki ihtiyacını elbette giderir fakat veren kişinin ruhu hep eksik kalacaktır. Bu bağlamda aklımıza şu soru gelebilir: “Dinimiz bize sağ elin verdiğini sol elin görmemesini önermiyor mu?” Şüphesiz ki öyle. Hak Teala, tevazuyla yapılan ameli övmüştür. Fakat bu durum, ihtiyaç sahibinin onurunu kırmamak; haysiyetini, mahremiyetini muhafaza etmek içindir; infak edenin konforunu sağlayıp onu insanlardan izole etmek için değil. Yardım etmeyi gizlemek, evlerimize kapanarak ekranlarımızın arkasına saklanmak demek olmamalıdır.

Velhasıl, şüphesiz tekniği tamamen reddetmek yahut kilometrelerce öteye, ümmet coğrafyamızın en uzak köşelerine kurduğumuz köprüleri yıkmak gibi bir niyetim yok. Fakat infaktan gayenin insanın insanda bulacağı şifa olduğunu; yüz yüze kurulan iletişimin, kuvvetlenen ünsiyetin yerini hiçbir sanal dünyanın, dijital ekranın alamayacağını unutmamalıyız. Bizler müminler olarak yalnızca cüzdanlarımızdan değil; vaktimizden, güler yüzümüzden, halis niyetlerimizden ve hatta bizzat kendi varlığımızdan infak etmekle mükellefiz. İnsana dokunmadan ne kendi yaralarımızı sarabiliriz ne de bir başkasına el uzatabiliriz. Bu yüzden sanal âlemlerin aldatıcı illüzyonlarından beri durup dünyaya, kardeşlerimizin yanına dönmek zorundayız. Allah, bizi fıtrata dönme yollarını arayanlardan etsin; ünsiyetimizi, kardeşliğimizi kuvvetlendirsin…