Cepteki kağıtlardan, banka hesaplarındaki rakamlardan cüzdandaki sembollerden ibaret değildir ‘vermek’… İhtiyaç olan yerde var olma sorumluluğudur. Zamanını vermek, enerjini vermek, bilgini vermek, sabrını vermek, ilgini vermek…
Rabia Şekerci Güler
İletişim Bilimleri Uzmanı

İnsan…
Sahip oldukça güçleneceği zannına kapılan insan…
Kendisinin olmayana bile ‘benim’ deme cüretini gösteren insan…
Peki insan gerçekten sahip mi? Yoksa emanet edilenin akışı içinde mi?
Modern çağ insanının en güçlü arzularından biri olan ‘sahip olma’ dürtüsü, ona daha fazlasına sahip oldukça hem daha güvende olacağı hem de daha değerli hissedeceği yanılgısını da beraberinde getirir. Güven ve değerlilik hissinin peşinden koşan insan aslında kalbindeki boşluğu doldurmayı amaçlar. Oysa, kalpteki o boşluk, biriktirilenler ile değil, paylaşmakla dolar. İşte infak, tam da bu boşluğun kapısını aralayan ilahi bir davettir.
Sözlükte “Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yolunda muhtaçlara vermek” olarak tanımlanan infak, eksilmek pahasına çoğalmaya razı olmanın adıdır. Sahip olma çağrısının yapıldığı bu gösteri çağında sessiz bir direniştir. İnfak sadece ekonomik bir transfer değil, ruhsal bir dönüşümdür. Elini açtığın anda başlayan dönüşüm… Çünkü o el açıldığında dünya değişir, şehir değişir, ilişkiler değişir, arkadaşlıklar değişir. Ama en çok da insanın kendisi değişir. Fakirin karnı doymadan evvel zenginin kalbi terbiye olur.
İnfak, sadece vermek değildir. Elin açıldığı yerde kalbin genişlemesi, eksilme korkusunu yenerek çoğalma cesaretidir. “Benim” denilen ne varsa, hepsinin Allah’ın bir emaneti olduğunu fark etme halidir. Esas güçlünün, büyüğün ve zenginin ‘veren el’ olduğu bilincidir. Çünkü el kapandıkça kalp de kapanır. Kalp kapandığında ise insicam bozulur. İnfak, kalbin insicama kavuşmasının ismidir.
Sahiplik, modern çağın en güçlü mitlerinden biri. Reklamlar, ekranlar, vitrinler ve algoritmalar bize hep aynı şeyi fısıldar: “Daha fazlasına sahip olursan daha güvende olursun.” Güven, sanki bir banka hesabının bakiyesinde saklıymış gibi… Değer, sanki etiket fiyatıyla ölçülürmüş gibi… Fakat hakikat, bu gürültünün tam zıttında konuşur. İnsan sahip oldukça ağırlaşır. Yığdıkça daralır. Tutundukça korkar. Çünkü sahip olduğunu sandığı her şey, bir gün elinden kayma ihtimali taşır. Ve insan, kaybetme ihtimali kadar kaygılıdır. İnfak, işte bu kaygıya karşı sessiz bir itirazdır.
Cepteki kağıtlardan, banka hesaplarındaki rakamlardan cüzdandaki sembollerden ibaret değildir ‘vermek’… İhtiyaç olan yerde var olma sorumluluğudur. Zamanını vermek, enerjini vermek, bilgini vermek, sabrını vermek, ilgini vermek…
Vermek, sosyal adaletin sessiz mimarisidir. Kanunlar düzen kurar ancak merhamet inşa edemez. Merhamet kalpten kalbe geçen güçlü bir bağdır. Kimi zaman arkadaşının derdini dinleme, kimi zaman bir komşunun kapısını çalma, kimi zaman bir annenin uykusuz gecesi, kimi zaman ise sadece bir gülümseme… Bunların her biri toplumun ruhuna üflenen bir nefestir. Tasavvufî dilde insan ’âlem-i sagîr’, yani küçük âlem olarak anılır. Her insan kendi içinde bir kâinattır. İnfak, bu küçük âlemlerin birbirine temas etmesidir. Temas arttıkça yabancılık azalır. Yabancılık azaldıkça merhamet çoğalır. Merhamet çoğaldıkça toplum inşiraha kavuşur.
İnsan; aslında sahip olduklarıyla değil, vazgeçebildikleriyle ölçülür. Çünkü vazgeçebilen, emanet bilincine yaklaşır; emanet bilincine yaklaşan ise özgürleşir. İnfak, bu özgürlüğün kapısını aralayan en sade ama en derin anahtardır. Belki dünya, biriktirenlerin değil; paylaşmayı hatırlayanların omuzlarında yeniden kurulacak. Ve belki de insan, kalbindeki o derin boşluğun hiçbir zaman sahip olarak değil, ancak vererek dolduğunu anladığı gün, kendisiyle ilk kez sahici bir şekilde karşılaşacak.
