Erkeğin tesettürü problemi, herkesin kadının tesettürüne yoğunlaşması neticesi neredeyse unutuşa terk edilmiştir. Erkek cinsini mesuliyet dışına iten bu arızalı bakış, kadın bedenini denetleyici müfettiş olarak yine erkekleri görevlendirmiştir. Bugün inanmış erkeklerin açılması, mesture kadınların açılmasından daha hızlı ve daha derindir.
Hüseyin AKIN
Şair-Yazar

Tesettür kelimesi, Arapça örtmek, gizlenmek, kuşanmak gibi anlamlara gelir. İnsanın günlük hayatını idame ettirmek için açıkta tutması gereken el, yüz, ağız, göz gibi organları, yaratılış itibarıyla bedeninin en görünür yerlerine ikame edilmiştir. Kur’an’da, mümin kadınların kendiliğinden görünen yerlerin haricinde ziynet yerlerini açığa vurmaması direktifi (Nisa 31) bu doğal ve de hilkate yönelik tarafı işaret etmektedir. Zira bütün bedeni örtmek ve tüm organları gizlemek, insanın sorumluluğuna matuf ekonomik ve sosyal hayatını sürdürmesine manidir.
İnsanın yaşamsal faaliyetlerini yerine getirebilmesi için el, yüz, ağız, göz ve endamını (boy-bosunu) yoğun ve rahat kullanabilmesi gerekir. Bedenin muhafazası, şahsiyetin muhafazasıdır. Kadında erkeği, erkekte de kadını manipüle edebilecek vücut unsurları; ancak her iki cinsin bakış, disiplin ve kontrolü ile doğal sınırlarına çekilebilir. Kadın ve erkeğin birbirini salt korunulması ya da uzak durulması gereken varlıklar olarak görmesi, hayat boyu başka bir şeyle uğraşmaya zaman bulamayacak denli gayret, çaba ve mücadele gerektiren bir meşguliyete sevk edecektir. Halbuki örtünme kadar, bedenin örtünme dışı yerleri de fıtridir ve hilkatin gereğidir.
Giysinin ifratı ne denli beden-ruh dengesini bozarsa, tefriti de aynı derecede bu dengeyi sarsabilir. Ali Haddadadil’in Çıplaklık Kültürü ve Kültürel Çıplaklık isimli kitabında ifade ettiği gibi: “Giysi, her insanın en özel evidir; herkes evvela giysisinin içinde yaşar, daha sonra evinde.”
Nigah (bakış) ile günah arasındaki yakınlık, aynı zamanda bakan ile bakılan arasındaki sınırı da ima eder. Zira bakış, baktığı şeyi değiştirip dönüştürerek tahayyül ve tasavvura malzeme haline getirebilir. Dolayısıyla tesettür, nazarların setredilmesi ile tamamlanan bir şeydir. Örtünmesi gereken sadece kadın değil; aynı zamanda erkektir de. Diğer yandan, her cins, kendi hemcinsine karşı da bedensel sınırları gözetmek zorundadır. İslami direktifler, insanı sadece karşısındakinden korumaz; aynı zamanda bireyin kendinden de muhafaza eder.
Elbise, insanın ilk evidir. Ona kavuşması, varlıksal bir hataya düşmenin neticesidir. Kur’an, bu süreci; yasak ağaçtan yiyen Âdem (a.s.) ve eşi Havva annemizin işledikleri günah sonrası hissettikleri pişmanlığa dayandırır: “Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen ayıp yerleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Âdem Rabbinin emrinden çıktı da şaşırdı.” (Taha Suresi,121)
Hayâ duygusu, insana fıtrî bir çekince yetisi kazandırır. Nasıl ki vicdan, insanın kalbini tefrik melekesi ile doğruyu yönlendiriyorsa; hayâ da kişiliğini koruma ve sınırları muhafaza etme noktasında bir erken uyarı sistemidir. İnsan, vicdan sayesinde olduğu gibi hayâ sayesinde de kendisini kendinden korur. Hz. Peygamberin ashabına yönelik söylediği, “İnsanlık ilk günden beri bütün peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri bir söz bilir: Şayet utanmıyorsan, dilediğini yap!” (Buhari, Edeb, 78) Kişi, giydiği kıyafetle, bedeninin sınırlarını aşıyorsa, bir başka deyişle, elbise bedeninde giyilenden çok giyilmemiş yerler bırakıyorsa bu, erken uyarı sisteminde bir arıza olduğu anlamına gelmektedir. Bunun salt kadınlara özgü bir durum olmadığını bilmem söylemeye gerek var mıdır? Hiç şüphesiz erkeğin de örtüsü vardır. Hicâb, içinde bulunduğu durumdan mahcubiyet duymaktır. Neyin içinde bulunursanız, onun mahcubiyetini duyarsınız. Bu, istenmedik bir mekânda olmak da olabilir, uygunsuz bir kıyafetin içinde olmak da.
Örtünmek, insani bir reflekstir. Birinci derecede kapanması gereken yerleri fark edip hemen kapatmaya yönelmek, bütün insanlara mahsus bir farkındalıktır. Bu farkındalık, ilahi bir bağıştır; çünkü vahiyle sabit bir dayanağa sahiptir: “Ey Âdemoğulları, size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takva elbisesidir. İşte bu(nlar), Allah’ın ayetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.” (Araf 26)
Dikkat edilirse Kur’an, “elbise”den bahsederken onun indirilmiş olduğundan bahsediyor. Kuşkusuz gökten yere elbise yağması gibi bir şey değildir. Buradaki kasıt, çıplaklığı fark edip yadırgamak ve acilen bedenin fıtraten örtüye ihtiyaç hisseden yerlerini örtmeye davranmak olmalıdır, Allahu âlem. Hiçbir dine inanmayan, tanrıtanımaz insanlar da bu yaradılış saikiyle örtünürler. Bu, öğrenilmiş değil; indirilmiş bilgiye tabi olmanın bir sonucudur.
Elbisenin birinci görevi örtünmeyi sağlamak, ikinci görevi ise süslenme unsuru olmasıdır. İnsanın elbisesiz, çıplak bedeni; nazarları rahatsız eden kaba bir görüntü sunar. Elbise, bu çıplaklıktan mütevellit bakışı yorup rahatsız eden bedeni örterek süslü görünmesini sağlar. Örtünmekten sonra gelen şey giyinmektir ki bedene bir kıyafeti yakıştırma ile anlam kazanır. Giyinmeye çalışırken örtünmeyi unutanlar olduğu gibi, örtünmeye çalışırken soyunanlar da yok değildir. Takva elbisesini giymeden üzerimize ne alırsak alalım görüntüde örtünmüş olacağımız açıktır. Örtünme ve tesettür sadece kıyafette değil, sözde, fiilde ve eylemde de olmazsa olmaz bir alamet-i farikadır.
İçinde yaşadığımız çağ ve onun tezahürü olan toplum, açılmak-kapanmak boyutunda kadının bedenine odaklanmıştır. Açılmanın örtülü olanı inanmış kadınlara, örtüsüz olanı inanmış erkeklere mahsustur. Erkeğin tesettürü problemi, herkesin kadının tesettürüne yoğunlaşması neticesi neredeyse unutuşa terk edilmiştir. Erkek cinsini mesuliyet dışına iten bu arızalı bakış, kadın bedenini denetleyici müfettiş olarak yine erkekleri görevlendirmiştir. Bugün inanmış erkeklerin açılması, mesture kadınların açılmasından daha hızlı ve daha derindir. Kimi, makam koltuğuna oturarak evinden uçsuz bucaksız vadilere açılırken kimisi kurulduğu şöhret ve servet arabasında mahallesinden çok uzak diyarlara açılabilmektedir. Halbuki etrafında büyük bildikleri insanlar bu zevatı ne çok uyarmışlardır “mensup ve ait olduğun noktadan fazla açılma” diye. Keşke inanç sahibi erkeklerin bulundukları yerden ne kadar uzaklara açıldıklarını bu kepenkleri kapanmış gözlerle görebilmiş olsaydık kimin açıldığının kimin kapandığının ayrımına daha adaletli biçimde varabilirdik.
